Sınav Esnasında Nelere Dikkat Etmelisiniz?

Sevgili öğrenciler sınav esnasında aşağıdaki dikkat edilecek hususlar sıralanmıştır. Bu Bilgiler Sınav Öncesi Zihnen Sınava Hazırlanmanız Adına Size Yardımcı Olacak ve Karışılabileceğiniz Soru ve Sorunlarla Nasıl Baş edeceğiniz Konusunda Bilgi İçermektedir.

– Sınava başladığınızda her şeyi unuttuğunuz duygusuna kapılabilirsiniz. Bu geçici bir durumdur. Birkaç soruyu çözdükten sonra bu durum ortadan kalkar.

– Sınavın başında çok heyecanlı iseniz soruları çözmeye başlamadan önce 5-10 saniye nefes alıp-veriniz. Kendi kendinizi sakinleştirmeye çalışınız. Soruları cevaplarken heyecanlanmayın, telaşlanmayın kendinizi kontrol ediniz.

– Sınava en iyi bildiğiniz ve ağırlık verdiğiniz bölümden başlayınız.  Denemelerle kazandığınız deneyimi değiştirmeyiniz.

– Her Soruya Ne Kadar Zaman Ayarlamanız Gerektiğini Unutmayınız.

– Zor sorularla kolay sorular arasında puan değeri bakımından fark yoktur. Zor soruyu çözdüğünüzde de, çok kolay bir soruyu çözdüğünüzde de aynı puan değerini alacaksınız.

– Optiğe işaretleme yaparken denemelerde nasıl yapıyorsanız aynı şekilde yapmaktan vazgeçmeyin.

– Zaman yetmez diye bir şey düşünmeyin. Çünkü size verilen toplam süre mutlaka soruların çözümlerine göre görevlilerce hesaplanarak belirlenmiştir. Kimseye size verilenden fazla süre verilmiyor. Zaman yetmemesi soruların cevaplarını bilip bilmemeye, çabuk yada geç bulmaya bağlıdır.

– Esas olanın bildiklerinizi çözmek olduğunu düşünün. Bir iki tekrarla anlayamadığınız, cevabını bulamadığınız soruya bırakıp sonraki soruya bakın.

– Sınavdaki soruları sırayla çözünüz. Turlama tekniğini kullanınız. Birinci turda doğruluğundan kesinlikle emin olduğunuz soruları cevaplayınız. Size zor gelen soruların cevaplandırılmasını ikinci tura bırakınız.

– Bir soruyu belirli bir süre geçtiği halde çözemiyorsanız soru üzerinde daha fazla uğraşmayınız. Bir sonraki tura bırakınız. Sorularla inatlaşmayınız. Diğer sorulara geçiniz . Aklınız çözemediğiniz sorularda kalmasın.

– Uzun sorulardan korkmayın özellikle paragraf sorularından, çünkü bu tür sorular aslında iyi açıklanmıştır. Paragraf ya da parçaya bağlı sorularda önce alttaki soruyu okuyun.

– Sınav sırasındaki dikkatiniz dağılabilir. Soruyu tekrar okumak yerine dikkatinizi toplamak için kalemi bir süre bırakıp 5-10 sn. dinlenin. ( derin nefes alma, gözleri kapama gibi )

– İlk doğru gördüğünüz seçeneği hemen işaretlemeyin, tüm seçenekleri okuyun. Çünkü en doğrunun istendiği bir soru ise ilk seçtiğiniz ne kadar doğru olsa da en doğru olmayabilir. Doğru cevabı bulduğunuzu sanarak diğer seçenekleri okumamak sizin zararınıza olabilir.

– Dört yanlış bir doğruyu götürür. Bu yüzden anlamadığınız soruları kesinlikle boş bırakınız.

– Soruları çok dikkatli okuyup, anladıktan sonra cevaplayınız. Sorulara kendinizden yorum katmayınız. Soruyu hazırlayan gibi düşünmeye çalışınız.

– Soru kökü bazen“olamaz “, “değildir “, yanlıştır “, mamalıdır “gibi olumsuz ifadeler taşıyabilir. Zihin hep olumlu soru türlerine şartlandığı için, sorudaki olumsuz ifade gözden kaçabilir. Altı çizgili ifadeleri de dikkatlice okumanız gerekir.

– soru kökleri sorunun anlaşılmasında önemli yer tutar “……….değildir ?”, “……..yoktur?”, “…………….beklenmez?”, “………….en önemlidir?”, “……………..olamaz?” v.b. bu nedenle soru kökünü anlamaya çalışın hatta soru kökünün altını çizin.

– Soruyu anlayamadığınız zaman önce soru kökünü sonra seçenekleri okuyun. Daha sonra da seçeneklerin ışığında soruyu bütünüyle inceleyin.

– Bir sorunun cevap seçeneklerini eleyip ikiye indirdiğinizde o sorunun doğru cevabını bulma şansınız % 50’dir.Kalan iki seçenek arasında tahmininizi hızlı bir şekilde yapınız ve fikrinizi değiştirmeyiniz.

– Bazen iki veya üç doğru cevabın ard arda aynı seçeneği temsil eden harfte toplandığı görülebilir. Eğer daha fazla sayıda aynı harf olursa tekrar kontrol ediniz. Büyük bir ihtimalle en az birinin yanlış olduğunu göreceksiniz.

– Önceden bildiğinizi sandığınız bazı soruları hatırlamayabilirsiniz. Böyle durumlarda ümitsizliğe düşmeyiniz.

– Çözemeyeceğiniz soruların da olduğunu unutmayınız. Karamsar olmayınız.

– Cevap kağıdına, doğru yerlere, kaydırma yapmadan kodlama yapın. Bunun için soru kitapçığındaki her sayfa için şu işlemi yapın. Önce o sayfadaki soruların cevaplarını soru kitapçığı üzerinde işaretleyin, sonra o sayfadaki sorular bitince cevapları cevap kağıdına topluca işaretleyin. Sonra da bir sonraki sayfada yer alan sorulara bakın. Böylece hem cevapları kaydırmadan cevap kağıdına işlemiş olacaksınız hem de belirli aralıklarla zihninizi toparlamak için zaman kazanmış olacaksınız.

– Eğer zihninizin sınavdan koptuğunu fark eder veya hissederseniz (aynı soruyu veya satırı anlamadan tekrar tekrar okuyorsanız, camdan dışarıya bakıyorsanız. v.b.) birkaç saniye zihninizi dinlenmeye ihtiyacı vardır demektir. Dinlendiğiniz bu süreyi kayıp olarak düşünmeyin. Kaleminizi

bırakın, gözlerinizi kapatın, alnınızı ve şakaklarınızı ovarak veya sizi rahatlatacak başka bir dinlenme egzersizi yaparak 5-10 saniye gibi bir süreyi bu amaçla kullanınız.

– Sınav süresini son saniyesine kadar değerlendiriniz.

– Soruların cevaplarını işaretlerken, kodlamanız da bir hata ve kaydırma olmadığından emin olunuz bu nedenle Cevaplamanız bittiğinde, cevap kâğıdınızı son bir kez kontrol ediniz.

– Sınav sonunda tüm belgelerinizi eksiksiz olarak salon görevlilerine teslim ediniz.

 

Okan Bal
Uzman Pedagog & Aile Danışmanı

 

Sınav Kaygısı Yaşıyorsanız Uzman Pedagog Desteği Alabilirsiniz Tıklayın

Stresinizi Rahatlatacak Nefes Egzersizi Nasıl Yapılır?

Nefes egzersizleri vücudunuzun daha çok oksijenle beslenmesini sağlayarak sağlıklı bir döngüye kavuşmanıza yardımcı olan nefes alıp vermeye dayalı çalışmalardır. Hem fizyolojik hem de psikolojik olarak iyi hissetmenizi sağlayan çalışmalar, özellikle Doğu felsefelerinde meditatif etkileri ile biliniyor. Günümüzde modern dünya insanının huzur arayışında karşısına çıkan yollardan biri olan nefes çalışmaları, bir uzman eşliğinde yapılabildiği gibi doğru tekniklerle kendiniz de uygulanabiliyor.

Nefes egzersizleri nasıl yapılır?

Başlangıç seviyesindekiler için uygun olan nefes egzersizleri arasında ilk olarak “eşit nefes alıp verme çalışması” yer alıyor. İşlem oldukça basit olmasına rağmen hissettirdiği sonuçlar çalışma sonrası kişileri oldukça şaşırtıyor. Nefes dörde kadar sayarak alınmalı ve yine dörde kadar sayarak verilmeli. Sadece burnunuzdan nefes almalısınız ve egzersizi yaptıkça dört sayısını artırabilirsiniz. Odaklanmayı artıran, rahatlatan ve stres üzerinde etkili olan egzersiz uyku öncesi yapıldığında uykuya daha kolay dalmaya yardımcı oluyor.

İlerleyici kas gevşemesi

Nefes çalışmalarına yeni başlayanlar için ideal olan ilerleyici kas gevşemesi nefes egzersizleri için gözlerinizi kapatarak hazır konuma geçebilirsiniz. Tüm kaslarınıza odaklanarak gevşetip bırakarak sırayla birkaç saniye beklemelisiniz. Ayak parmaklarınızdan ayaklara, dize, kalçaya, kollara, ellere, boyun ve baş kaslarına sırayla odaklanarak kaslarınızı hissetmelisiniz. Derin derin alınan bu nefesleri yavaşça alıp vermeniz önem taşıyor, burundan nefes alarak ağızdan yavaşça vermek tavsiye ediliyor. Her an yapılabilecek olan bu egzersiz stresin etkisini azaltıyor ve kasları gevşetiyor.

Karından nefes tekniği

Başlangıç seviyesindekilerin kolaylıkla yapabileceği bir diğer nefes egzersizi ise karından nefes almayı öğretiyor. Bir elinizi göğsünüze, diğerini karın boşluğunuza koyarak hazır pozisyon alabilirsiniz. Diyaframa yani karnınıza nefes alarak başlayabilirsiniz, bu esnada göğsünüzün şişmemesine dikkat etmelisiniz. Dakikada altı ile on arası derin nefesle yapılan çalışma nefesin yavaş yavaş verilmesini öngörüyor. 10 dakikada tamamlanan çalışma sonrası tansiyon ve kalp atış hızı düşerek yoğun stres anlarında rahatlama sağlanıyor.

Sınav öncesi, stresli bir sunum ertesi veya zor bir günün ardından yapılan bu çalışma uzun vadede daha sağlıklı hissetmenize imkan tanıyor.

Nefes alış-veriş hızınızı değiştirerek, nefes esnasında farkındalık edinerek bedeninize iyilik yapabilirsiniz. Günde 10 dakika ayırarak yapacağınız bu ufak çalışmaları zamanla geliştirerek ileri düzeylere geçebilirsiniz.

Üniversite Sınavı Öncesi Sınav Kaygısı Nasıl Yenilir?

Sınavlar geldi. Üniversite giriş sınavı için ise bir hafta kaldı. Sınav öncesi, en zor geçen son gün ve sınav sırasında olabilecek bir heyecan ya da kaygı, sonuçları etkileyebilir. Peki, o saatleri nasıl daha sakin geçirebiliriz?

Bir gün önce

1. Nasıl rahatlayacağınızı ve gevşeyeceğinizi öğrendiğinizden emin olun. Kriz anında, nasıl davranacağınızı bilirseniz kendinizi daha güvende hissedebilirsiniz.

2. Komik bir film, eğlenceli bir kitap ya da dergi okumak rahatlatır.

3. Ne kadar kaygılı olursanız olun sınava yakın bir zamanda (örneğin bir gece önce ya da aynı sabah ) çalışmayın. Ilık bir duş alın, kısa bir yürüyüş yapın, sizi kaygılandırmayacak insanlarla sohbet edin.

4. Sınavdan önce normal hayatınızda değişiklik yapmaya çalışmayın. Örneğin normalde yedi saat uyuyorsanız ve bu yeterli geliyorsa, sadece sınav olduğu için daha erken yatmaya çalışmayın. Çünkü uyuyamazsanız, kaygınız artar. Alışık olmadığınız aktiviteleri de sınavdan önce yapmayın, alışık olmadığınız yemekleri yemeyin. Sadece bazı değişiklikler yapabilirsiniz: Örneğin kahveyi azaltmak ya da taze meyve ve sebze yemeye çalışmak iyi gelebilir.

5. Kendinizi kötü hissetseniz de bir şeyler yemeye çalışın. Birkaç tuzlu bisküvi de olur. Önemli olan midenizin boş olmamasıdır.

6. Sınavın nerede ve saat kaçta olduğunu bildiğinize emin olun. Sınav yerine çok geç ya da çok erken gitmeyin. Erken gitmek, sizin gibi kaygılı olanlarla konuşmak ya da söylediklerine kulak misafiri olmak, sadece kaygınızı yükseltir. Geç kalmak da aynı şekilde…

7. Sınav girişi için belgelerinizin hazır olduğundan emin olun

8. Ders materyalini evde bırakın. Son dakika göz gezdirmeye çalışmak sadece kaygınızı artırır.

Sınav sırasında bunlara dikkat edin!

1. Sıraya oturduğunuzda rahat olduğunuza emin olun. Tuvalete gitme ihtiyacınız varsa giderin. Eğer çok terliyor ya da üşüyorsanız kıyafetlerinizde ona göre bir ayarlama yapın. Daha önce çalıştığınız nefes egzersizlerini birkaç kez uygulayın. Gerçekten rahat olduğunuza inandığınızda sınav kâğıdına bakın.

2. Birçok kişi için en gergin an bu andır. Şimdiye kadar nasıl ve ne kadar hazırlandığınız, şu an önemli değil. Sizin için şu an en önemli olan, elinizden gelenin en iyisini yapmaktır.

3. Aklınıza olumsuz ve kaygınızı artırıcı düşünceler geliyorsa, içinizden “Dur,” deyin. Bu yolla düşüncelerinizin önüne geçtikten sonra o an için uygun stratejiyi belirleyin (gevşeme, nefes alma egzersizi, vs).

4. Olumsuz düşünceleri sorgulayın ve daha işe yarar, daha gerçekçi alternatifler bulmaya çalışın. Örneğin: “Bu sınavdan yüksek not alamazsam mahvolurum,” yanlış düşüncedir. Onun yerine “Sınava çalıştım ve yüksek not almak için elimden geleni yapacağım. Ancak alamazsam da bir telafisi mutlaka olacaktır. Bu dünyanın sonu değil,” diye düşünmek doğru olur.

5. Soruların sırasına göre gitmek zorunda değilsiniz. En iyi hazırlandığınızı düşündüğünüz konuyla ilgili sorudan başlayın. Acele etmeyin. Sorudaki yönergeyi dikkatle okuyun. Olumsuz ifadelere özellikle dikkat edin.

6. Etrafınızdakileri görmezden gelmeye çalışın. Düşünmek için kafanızı kaldırdığınızda, insanlara değil pencereden dışarıya tavana ya da yere bakmaya çalışın.

7. Zamanı ayarlayın. Gözünüz saatinizde olsun. Bir soruyla uğraşmayı bırakmak ve diğer soruya geçmek için uygun zamanı böylece anlayabilirsiniz.

8. Kaygınız giderek kötüleşirse, kalemi kâğıdı bırakın. Gözlerinizi bir süreliğine kapatın ve nefes egzersizlerini deneyin.

9. Kaygınızdan tamamen kurtulmaya çalışmayın, çünkü bir miktar kaygı gerekli ve doğaldır. Kaygı duyabileceğinizi kabul edip onu kontrol altında tutmaya çalışın.

Aileler, çocuklarınıza güvenin ve kaygılanmayın!

Ailelerin çoğu sınava girecek olanlardan daha kaygılı. Bu kaygıyı onlara yansıtmadıklarını düşünseler de yansıtıyorlar. Çocukları onların başarı beklediklerini, hayal kırıklığı yaşayacaklarını biliyor. Oysa bu girilecek sınavdan daha büyük bir sorumluluk ve yüktür. Ailenizi hayal kırıklığına uğratma, onların gözünde değersizleşme korkusu, tüm sınavların yaratacağı kaygıdan büyük bir kaygı yaratır. Bu nedenle sevgili aileler kaygılanmayın. Çocuklarınıza, çalışmalarına ve kendi katkınıza güvenin. Onların sınav stresini artırmayın. Çocuklarınızın sizler için her sınavdan, her başarıdan, her kazançtan önemli olduğunu hatırlayın ve bunu onunla paylaşın. Herkese başarılar dilerim.

Üvey Anne Üvey Baba Olmak

Boşanmaların hızla arttığı günümüzde, Türkiye İstatistik Enstitüsünün verilerine göre 2016 yılında ülkemizde 126000 boşanma gerçekleşmiştir. Boşanmaların %40’ı ise evliliklerin ilk 5 yılında görülmektedir.

Çekirdek ailelerindeki rollerine alışan çocukların yeni aile yapısına uyum sağlamaları bazen çok sancılı olabilmekte, yıkıcı sonuçlar doğurabilmektedir.

Üvey anne olmak:

Üvey annelik tarih boyunca olumsuz bir imaj yüklenmiş talihsiz bir konumdur. Üvey çocuğa eziyet eden, ondan kurtulmaya çalışan, çocukla sürekli rekabet içinde olan, acımasız, kötü, sinirli, kıskanç karakterler hem çocukların, hem de yetişkinlerin zihinlerine kazınmıştır.

Oluşan önyargılar nedeniyle üvey anne-çocuk ilişkisi baştan sorunlu olabilmekte, üvey anneye yüklenen imaj, annenin psikolojisini derinden etkilemektedir. Çoğu kez üvey annenin olumsuz tepkileri daha olumsuz algılanmakta, olumlu tepkileri ise sahte bulunarak küçümsenmektedir. Bu kısırdöngüyü kırmak isteyen üvey anne, çocuk ile arasındaki sınırı korumakta, disiplinli davranabilmekte kararsız kalmakta ya da çocuğa kendini kabul ettirmek için maddi hediyeler almakta, aşırı özverili davranabilmektedir.

Üvey baba olmak:

Üvey baba ortamının güvensiz, tehditkar ve tacizkar olarak algılanması da dünya çapında zihinlerde yer eden temel imajdır. Birçok baba da velayeti annede olan çocuğunun üvey baba elinde büyümesine karşı çıkmakta, boşanmış öz anne baba baştan çatışmaya girebilmektedir.

Velayeti annede olan babalarda kendi çocuğuna bir eksiklik duyması, yeterince ilgilenememe nedeniyle vicdan azabı çekilmesi sık gördüğümüz bir durumdur. Vicdan azabı altında ezilen babanın çocuğu yok sayarak kendini rahatlatma yoluna gitmesi, maddi ve manevi tüm sorumluluklarından kaçması ise ayrı problemlere yol açmaktadır. Bazı babalar bu sıkıntıyı üvey çocuğuna aşırı ilgi göstererek aşmaya çalışmakta, kendi çocuğu olmayıp eşinin çocuğuna üvey baba olanlarda ise biyolojik baba olmamanın neticesi, yaşamadıkları bir duygu ve sorumluluk altında bocalamalar görülebilmektedir.

Babalığın, annelik gibi içgüdüsel olmayıp, çocuğa sevgi ve bakım verdikçe gelişen, öğrenilen bir pozisyon olması üvey babaların işini aslında üvey annelere göre daha zorlu kılar. Birçok erkek kafasında oluşturduğu ya da gözlemlediği modellere göre üvey babalıkta öz baba gibi davranabilmenin yanı sıra üvey çocuklardan sorumlu olmama duygusuna da girebilmektedir.

Çocuk ile üvey anne ya da üvey baba arasında neler yaşanabilir?

Üvey ebeveyne önyargıları olan çocuğun, ani ve istenmeyen tepkiler verebileceği bilinmelidir. Çocuğu dinlemek, onu anlamak istediğinizi göstermek birçok problemi başlamadan çözmeye yarayacaktır.

Özellikle ergenlik döneminde arkadaşlarla ilişkiler, yatma ve eve dönme saati gibi konularla ilgili üvey annenin babaya şikayet edilmesi, üvey anneyle rekabete girilmesi sık karşılaşılan bir durumdur.

Birçok çocuk için üvey ebeveyni kabul etmenin, öz ebeveyne sırt çevirmek, ona ihanet etmek gibi algılanabileceğini bilmelisiniz. Annenin çocuğun negatif yaklaşımını telafi etmek için yeni eşine daha çok yaklaşması sorunları daha da büyütecektir. Çocuğun üvey babaya mesafeli olduğu durumlarda disiplin konusunda yetki hemen üvey babaya verilmemeli, çocuğun üvey babaya saygı duyması ve güvenmesi için zaman tanınıp, destek olunmalıdır.

Üvey ebeveynler sosyal ortamlarda çocuğu eşimin kızı/oğlu gibi tanıtmamalı, ismiyle tanıtmayı tercih etmeli, çocuğun kabul sınırları içinde kızım/oğlum demelidirler.

Babaları ile yalnız yaşayan kızların sohbet etmek, alışverişe çıkmak gibi durumlarda bir kadına ihtiyaç duymaları, anneleri ile yalnız yaşayan erkek çocukların rol model alacakları bir erkek figürüne ihtiyaç duymaları nedeniyle çocukların hayatlarında üvey ebeveyne yer açma istekleri her zaman vardır. Süreç iyi yönetilirse çok iyi neticeler alınabilir.

Anne babası boşanan bir çocuk neler hisseder?

Anne babası ayrılan, ayrılıp tekrar evlenen çocuğun yaşayabileceği sıkıntılar yaşına, cinsiyetine, mizacına, zihinsel kapasitesine göre değişecektir. Üvey ebeveynin yanına gidecek çocuk, yeni ev, yeni çevre, yeni okul, yeni arkadaşlar, yeni akrabalar gibi yeni düzenlere alışmaya çalışacak, uyum sağlamakta zorlanabilecektir. Üvey ebeveynin kendi çocuklarının da olması uyum sürecinin sancılı geçmesinde rol oynayabilir.

Anne baba ayrılığında çocukların hissettikleri temel duygu, hayatları üzerinde çok az kontrol sahibi olabildikleridir. Yaşanan stres nedeniyle öfkeli davranma, her şeye itiraz etme, istenilenleri yapmama, kardeş ya da arkadaşlarla sık sık kavga etme, okul başarısında azalma görülebilir. Depresyon ve kaygı bozukluğu gelişebilir.

Çocuklar üvey ebeveyninden hoşlansalar da aksi yönde davranmaları mümkündür. Duydukları çelişki ve suçluluk duygusu bunda rol oynar.

Çocukların yaşları ne kadar küçükse üvey ebeveyne alışmaları, yaşamlarında ona yer açmaları daha kolay olacaktır. Yetişkinliğe adım atmakta olan gençler de durumu rahatça kabullenebilirler. Ergenliğe girmek üzere olan veya yeni girmiş çocuklar ise en çok problemin yaşanacağı gruptur.

Üvey anne ve babalara önerilerimiz:

Üvey ebeveyn olarak süreci doğru yönetirseniz, çocukların gerçek ebeveynlerinden bile avantajlı konuma gelebilirsiniz. Çünkü çocuklar dert ve sorunlarını anne babaları dışındaki bireylerle daha rahat paylaşırlar. Eleştirmeden, yargılamadan, önerilerde bulunmadan, kendisini anladığınızı ve değer verdiğinizi hissettirmeden yaklaştığınız takdirde çocukla olumlu bir iletişime geçebilirsiniz.

‘’İhtiyacın olduğunda her zaman yanındayım’’, ‘’Beni hemen sevmeni değil, zaman içinde tanımanı, tanıdıkça da seveceğini düşünüyorum’’, ‘’Bana söylersen yardımcı olmaya çalışır, çözüm yollarını birlikte bulabiliriz’’ tarzında kuracağınız iletişim birçok kapıyı açacaktır. Bunların haricinde;

*Sizler kendi ilişkinizde mutluluğu yakalamaya çalışın. Mutluluğunuzu gören çocuğun pozitif gelişim sağlaması daha kolay olur.
*Ailedeki her çocukla ilgilenin, özel zaman ayırın, yakın ilişki kurun.
*Disiplin ve önemli kararlarda biyolojik ebeveynin sorumluluk alması daha doğrudur. Üvey ebeveynlerin cezalandırıcı olmayan disiplin yöntemlerini kullanması sorun çıkarmayabilir.
*Üvey ebeveynin sorumluluk sınırlarını ortaklaşa belirleyin.
*Çocukların size hitapları konusunda baskı yapmayın, bırakın hitap şeklini çocuk seçsin.
*Düğün törenine çocukların katılımı konusunda tercihi onlara bırakın.
*Aktif bir dinleyici olun, çocuğun duygu ve düşüncelerine saygı gösterin.
*Sizi tanıması için zaman gerektiğini, acele etmemesini vurgulayın.
*Hiçbir zaman öz ebeveynin yerine geçmek gibi bir niyetinizin olmadığını gösterin.
*Çocuk öz ebeveyni ile sorun yaşadığında objektif arabulucu olarak davranın, öz ebeveynleriyle ilişkiler konusunda değişiklik olmamasını sağlayın.
*Ailede yeni düzene geçerken eski ilişkideki alışkanlık ve gelenekleri bir çırpıda silip atmayın.
*Her çocuğa eşit davranış ve disiplin kuralları uygulayın.
*Evlilik öncesi evlilik kararı alırken kararı yalnız başınıza verin. Çocukların yaşamının nasıl değişeceğine dair detaylı bilgilendirin.
*Çocuklarınızın öz ebeveynlerini sevme gereksinimlerine saygı duyun. Diğer ebeveynleri hakkında kötü konuşmayın.

Boşanmanın Çocuğa Etkileri Nelerdir?

Son 30-40 yıl içindeki çalışmalar boşanmanın çocuğa etkisi konusunda yeni fikirler doğurmuştur.

Birçok sosyal bilimci ve psikoloji ile uğraşan uzman, halen boşanmış ailelerden gelen çocuk ve ergenlerin, boşanmamış ailelerden gelenlere göre daha sorunlu oldukları noktasında fikir birliği içinde olmalarına karşın, bu konu tartışmaya açıktır. Günümüzde geçerli inanış, boşanma sürecinin kendisinin, boşanma sonucu oluşan aile yapısından daha önemli olduğudur. Çocuk ve ergen, ana babası boşandıktan ya da yeniden evlendikten sonra okul başarısında düşme, davranış problemleri, anksiyete ve kaygı gibi sıkıntılar yaşamakla birlikte, iki yıl içinde değişime uyum sağladıkları ve sorun yaşama olasılıklarının ebeveynleri boşanmamış olanlarla aynı düzeye geldiği bulunmuştur.

Boşanma ve çocuğa etkileri üzerine yapılan farklı araştırmalarda da yetersiz ve bozuk ana babalığın, evlilik çatışmalarının, aile içi şiddetin ve ailenin gelir sıkıntısına bağlı ciddi stres yaşamasının, boşanmadan daha travmatik olduğu görülmektedir. Bozuk ana babalık tutumları arasında aşırı serbestlik, aşırı tutuculuk ve tutarsızlık başta gelen özelliklerdir.

Boşanmanın çocuk üzerindeki etkilerinin, boşanma ve yeniden evlenmeden ziyade olaya eşlik eden çatışma, dağınıklık ve stres yönetiminin doğru yapılamamasından kaynaklandığı, bilinen bir gerçektir. Psikiyatrist ve psikologların ortak görüşü, boşanmanın çocuğa etkisinin, uyumu bozacak tarzda gelişmesinin ana babanın yaklaşımına bağlı olduğudur.

Boşanmanın kısa dönemdeki olumsuz etkileri yaş küçüldükçe, erkek çocuklarda, zor mizaçlı çocuklarda ve aile dışındaki yetişkinlerden destek alınamadığı durumlarda daha sık görülmektedir. Akrabalardan gelen destek hemen hemen tüm toplumlarda bu dönemin en az hasarla atlatılmasında en önemli faktördür.

Fiziksel şiddete dayalı, düşmanca ve korkutucu tavırlar sergilenen evlilik çatışmaları, evlilik çatışmasının çocukta güvensizlik, kendini suçlama ve tehdit algısı yarattığı olgular ile eşler arasındaki gerilimin ana baba- çocuk ilişkisinin niteliğini bozduğu durumlarda çocuk ve ergenlerin duygusal ve davranışsal sorunlarla karşılaşma olasılıkları yükselmektedir.

Boşanmanın ardından en zorlu dönem, boşanmadan hemen sonra gelen zamandır. Boşanmanın çocuğa etkisi bu dönemde evlilik çatışması, ana baba yoksunluğu ve aile stresine maruz kalmaya bağlıdır. Her çocuk eninde sonunda bu döneme uyum sağlar. Fakat uzun vadede, özellikle ergenlik döneminde bazı uyum ve davranış sorunları ortaya çıkabilir. Alkol ve madde kullanımı, erken cinsel etkinlik, zayıf okul performansı, karşı cinsle zayıf kişilerarası ilişkiler, evliliğe karşı olumsuz tutum ve evliliklerinde yüksek boşanma oranları, duygusal bağlanma problemleri boşanmanın uzun vadedeki etkileri olarak öne çıkmaktadır.

Boşanmanın ardından çocuğun kiminle kalması gerektiği, kiminle daha mutlu olacağı soruları akla gelmektedir. Bütün çalışmalar çocuğun yaşamakta olduğu ebeveynin değil, boşanmış olan ana babası arasındaki ilişkinin niteliğinin asıl etkileyici unsur olduğunu göstermektedir. Her iki ebeveynin yanında da kalan çocukların olumsuz etkilenmeleri 2 şarta bağlıdır.

1)Eski eşlerin tartışma ve kavgaya devam etmeleri, buna çocuğu da karıştırmaları.

2)Her iki evde farklı disiplin anlayışının uygulanması.

Anne babanın ayrılmış olsalar dahi işbirliğine dayalı ve nazik bir ilişki içinde oldukları, her iki evde de uygun ve tutarlı bir disiplin uygulandığı ailelerde, çocuğun duygusal ve davranışsal sorunlar yaşama olasılığı azalmaktadır.

Ana babası ayrılmış çocukların, bir arada yaşamadıkları ebeveynleriyle temas düzeyinin ne olması gerektiği de her zaman sorulmaktadır. Burada farklı görüşler olmakla birlikte, anne ile baba arasında şiddetli çatışma halen devam ediyorsa, başka evde kalan anne ya da babayla sık sık bir araya gelmenin çocuğu daha olumsuz etkilediği kabul edilmektedir.

Ana babaları ayrılmış çocukların, yeniden evlenen ebeveyni çocuğun yaşı büyüdükçe, özellikle de ergenlik döneminde daha sorun olmaktadır. Bu ergenlerin suç içeren eylemlere katılma oranları, alkol ve madde kullanım oranları, duygusal ve davranışsal sorun yaşama olasılıkları, tek ana babalı evlerde yaşayan ergenlere göre çok daha yüksektir. Yeni bir evlilik yapacak ebeveynler, çocuk ergenlik döneminde ise daha titiz davranmalıdır.

Yeniden evliliğe uyum sağlamakta kızlar erkeklere göre daha çok zorlanmakta, yaşla birlikte risk artmaktadır. Evlilik ne kadar erken yapılırsa uyum sağlama zorlaşmakta, 5 yıldan sonra yeni evliliğe uyum sağlamada cinsiyet farklılıkları ortadan kalkmaktadır.

Birçok üvey anne baba da, direnç gösteren, eleştirel davranan, olumsuz yaklaşan üvey çocuğun davranışını anlamakta zorlanmaktadır. Burada üvey ebeveyne önemli sorumluluk düşer. Tutarlı, destekleyici bir yaklaşım ve ılımlı bir disiplin sorunları aşmaya yardımcı olacaktır.

Boşanmadan etkilenme çocuğun yaşı ve cinsiyetine göre farklılıklar gösterir.

Boşanmanın çocuk üzerindeki etkileri yaşa göre nasıl değişir?

1)Okul öncesi dönemde çocuklar bakım ve ilgiye muhtaçtır. Anneden ayrılma korku ve panik sebebidir. Yeterli ilgi ve sıcaklık güven sorunlarını çözecektir. Aksi durumda saldırgan,sinirli, şaşkın, korkulu olurlar. Soyut düşünme yeteneği henüz gelişmeyen çocuk, nedenleri ve sonuçları kavrayacak olgunlukta olmadığından, yaşanılan durumdan kendini sorumlu tutar. Yaramazlık yaptığı için, sehpanın üzerindeki vazoyu kırdığı için babasının evi terk ettiğini düşünebilir.

Bu dönemdeki çocuk anne babasıyla o derece bütünleşiktir ki, sizin tüm kaygı ve korkularınızı, öfke ve hiddetinizi gözlerinizden anlayacaktır. Siz ne hissederseniz, çocuk da onu hissedeceğinden olayı yönetmek sizin elinizdedir.

Olay iyi yönetilmediğinde çocukta regresyon görülebilir. Normalde yaptığı eylemlerde beceriksizlik, geriye gidiş söz konusu olabilir. Konuşma ve tuvalet alışkanlığı doğrudan etkilenebilir.

2)Okul çağındaki çocuklar, 7-8 yaşlarından itibaren olayı kavramaya başlar, ne olup bittiğinin farkındadır. Üzüntü içindedirler. Gelecekten korku ve onlar için hiçbir yerin güvenli olmadığı, sevilmediği, onu kimsenin istemeyebileceği hisleri hâkimdir. Evden giden ebeveyni çok özlerler. Birçok çocuk o değil de keşke ben gitseydim duygusundadır.

9-10 yaş çocuğu duygularını gizlemeyi tercih edebilir. Ayrılıkla ilgili konuları konuşmak istemez, hiçbir şey olmamış havasındadır. Boşanma olayından utanç duymakta, içinde fırtınalar kopmaktadır. Okul başarısında düşme ve arkadaş ilişkilerinde bozulma sıktır. Dürtüsel davranan, kavgacı, çabuk hiddetlenen, düşmanca tavırlar sergileyen bir çocuk haline gelebilir.

3)Boşanmanın çocuğa etkisi en fazla ergenlik döneminde gözlenir. İnsan yaşamının en çalkantılı döneminde gelen boşanmanın yarattığı kaotik ortam, ergende büyük bocalamalara neden olabilir.

Boşanmanın çocuğa etkisi cinsiyete göre değişir mi?

Erkek çocuklar kızlara göre boşanmadan daha fazla etkilenmekte, boşanmanın etkilerini daha uzun sürede atmakta ve davranışsal sorunlar gösterme olasılıkları yükselmektedir.

Saldırgan davranışlar ya da içine kapanma erkek çocuklarda daha sık gözlenir. Tamamen normal bir çocuk söz dinlememe, vurma, kırma, arkadaşlarıyla kavga ve hiperaktif özellikler sergileyebilirken, bazıları da kendini çevreden soyutlayarak, depresif davranışlar gösterebilir.

Erkek çocuklar, boşanmanın ardından annelerine daha bağımlı olma eğiliminde olup, annesiz ne yapacaklarını bilemez gibidirler. Annelerinin yönlendirmesine gereksinim duyarlar ve duygularıyla başetmeyi öğrenmekte zorlanırlar. Bu da özellikle yetişkinlik dönemlerinde duygusal bağlanma sorunları yaşamalarına neden olur.

Kızlar ise duygularını daha rahat ifade ederek boşanmadan daha az etkilenmiş gibi görünseler de, bazen dıştan şaşılacak derecede iyiymiş izlenimi verirken içlerinde derin üzüntü, güvensizlik ve terk edilmişlik duyguları yaşayabilirler. Bu saklı duygular da özellikle ergenlik döneminde su yüzüne çıkarak, anneye düşmanca tavırlar, erken evlenme, erken cinsel ilişki, kendinden yaşça büyük birine bağlanma, evden kaçma, alkol ve madde bağımlılığı gibi sorunlarla karşımıza çıkabilir.

Kızların erkeklere göre yıkıcı ve antisosyal davranışlar geliştirme olasılıkları çok düşüktür. Baba-kız ilişkisinin yetersiz kaldığı, sevgi dolu bir baba özlemi içindeki kızlar ileriki yıllarda, eşlerinde baba şefkati arayacak, kendilerinden yaşça çok büyük erkeklere ilgi duyacaklardır.

Özetle, boşanmanın bir çocuğun hayatındaki en travmatik olaylardan biri olduğunu söyleyebiliriz.

Boşanmak bir zorunluluk haline geldiyse, karı kocalık bitse bile ebeveynliğin hiçbir zaman bitmeyeceğinin bilinciyle, çocuğunuzun bu devreyi en az hasarla atlatması için her şeyi yapmalı, gereken esnekliği göstermelisiniz.

Boşanma süreci, evlilikte geçimsizlik gibi evlilikle ilgili her türlü probleminizde evlilik ve aile terapileri, aile danışmanlığı, evlilik danışmanlığı hizmetlerinde

Çocuklarda Kekelemelik, Nedenleri ve Çözüm Yolları

Küçük çocuklarda kekeleme (hece veya kelimeleri istemsiz olarak tekrar etme) büyümenin normal bir parçasıdır. Genelde 2-5 yaşları arasında olan kekemelik normal olarak karşılanır İki-beş yaş arasındaki çocukların yaklaşık %25’i gelişimin bir aşamasında kekeler. Kekemeliğin %90 geçici olmakla beraber %10 kadarı kalıcı olabilir .
Bazı stres hallerinde nadiren tekrar ettiği görülse de, çoğunlukla altı yaş civarında çocuklar kekeleme sorununun üstesinden gelirler. Buna karşın, yıllar süren araştırmalar ve üretilen sayısız teoriye rağmen kekeleme konusu halen tam olarak anlaşılabilmiş de değildir.

Anne-Baba Tutumları Kekelemeye Neden Olur mu?
Geçmişte kekeleyen çocukların psikolojik bir sorun yaşadığı, kaygılı veya
sıkıntılı olabileceği düşünülür ve çoğunlukla da anne-babaların hatalı tutumlar sergilediklerine inanılırdı. Oysa b bugün yetişkinlerin tutumları ile çocuğun kekeleme sorununu artırabilecekleri, ancak kekelemeye neden olamayacakları bilinmektedir.

Kekeleme genellikle çocuğun yürümeye başladığı dönemde ortaya çıkar.

Bu dönemde konuşma da hızla gelişmekte ve çocuğun kelime hazinesi hızla zenginleşmektedir. Ayrıca çocuklar kelimelerden cümlelere geçerken, dilleri kelimeleri zihinleri ile aynı hızda üretemeyebilmektedir. Bu da çocuğun kekelemesine, peltek konuşmasına ve konuşmakta tereddüt etmesine neden olabilmektedir. Bu durum herhangi bir anda yaşanabilse de, çoğunlukla çocuğun yorgun, heyecanlı, öfkeli ya da hızlı hareket halinde olduğu zamanlarda daha fazlalaşmaktadır.

Sorunun yaşanma sıklığı günler veya haftalar boyunca artabilmekte ve daha sonra neredeyse fark edilemeyecek düzeylere gerileyebilmekte ve sonra yeniden ortaya çıkabilmektedir. Küçük çocuklar çoğunlukla kekelediklerinin farkında dahi olmazlar.

Kekelemenin gelişimsel bir durum değil, gerçek bir sorun olup olmadığı anlaşılabilir mi?

Küçük çocukların konuşmayı öğrenme aşamasında yaşadıkları gelişimsel ve geçici kekeleme haricinde, gerçek bir kekeleme sorunu yaşayan çocuklar durumlarından dolayı büyük bir öfke duyabilirler.Bu çocuklar konuşurken ses tonlarını yükseltebilir veya neredeyse işitilemeyecek ölçüde alçak sesle konuşabilirler. Çoğunlukla konuşma teşebbüsüne belirli yüz mimikleri, göz kırpma, gözlerini kapatma ve dudakları büzme eşlik eder.Kekeleme her gün yaşanır ve gerilim ve utanma duyguları nedeniyle çocuk konuşmaktan korkar hale gelebilir ve öz güvenini yitirebilir. kekemelikten dolayı çocukta gelişebilecek özgüvenin zedelenmesi , sosyal ortamlara girmek istememe ile birlikte sosyal fobi , etrafta konuşmaktan kaçınma , arkadaş ilişkilerinde bozulmalar , ders ve okulda konuşmak istemediği için uyum güçlükleri , içe çekilme , kendini ifade etmekte zorluk , kronik depresyon gibi durumlar görülebilir. Bu nedenle eşlik eden bazı psikiyatrik sıkıntılar için psikoterapi ve ek ilaç desteği yapılmalıdır.

AİLENİN ÇOCUĞUN KEKEMELİĞİNE DİKKAT ÇEKMEMESİ GEREKİR . ÇOCUK KEKELEMEYE BAŞLADIĞINDA SANKİ NORMAL KONUŞUYORMUŞ GİBİ DAVRANMAK ÖNEMLİ BİR NOKTADIR .EĞER DİKKAT ÇEKERSE , UYARIRSA ÇOCUĞUN SIKINTISI DAHA DA ARTAR , BU DA KONUŞMANIN DAHA DA BOZULMASINA NEDEN OLUR..

Kekeme Çocukların Anne VE Babalarına Yönelik Öneriler

– Bazı çocuklarda görülen irkilme, tutulma, tekrar veya uzatma şeklindeki hafif konuşma özürlerini kekemelik ve çocuğunuzu da kekeme olarak nitelemeyiniz. Çünkü siz ona kekeme derseniz oda kendini kekeme olarak görmeye başlar. Oysaki öyle nitelenmezse çocuk kendiliğinden bu devreyi tehlikesizce anlatabilir.

– Çocuğun konuşması üzerine aşırı titizlik göstermeyiniz.

– Çocuk konuşurken sakin dinleyiniz. Endişeden uzak olunuz. Çocuk bir şey söylemek istediğinde aceleye ve telaşa kapışmadan karışmadan, söyleyebileceği kadar zaman veriniz. Konuşmasını kesmeyiniz. Tutulduğunda yardım etmeyiniz.- Çocuğa hiçbir zaman “dur..,acele etme..,yeniden başla.., önce bir derin nefes al” gibi uyarılarda bulunmayınız. Bütün bunlar onun dikkatini konuşmasında
toplayacağından zararlıdır.

– Çocuk konuşurken onun dudak hareketlerine değil gözlerine bakınız.

– Katı disiplinden sakınınız. Alay ve acı şakaları disiplin aracı olarak kullanmayınız. Askerce emirler vermeyiniz. Çocukla içten ilgilenip ona sevgi ve şefkat göstererek güvenini kazanınız

– Çocuğun yanında kusurları hakkında konuşmayınız.

– İleri kekemelik hallerinde çocuğun en az şaşırdığı ve rahatça konuşabildiği durum ve şartları saptayarak bu durum ve şartlarda onu konuşturunuz.

– Çocuk konuşurken onu susturmayınız. Onun adına yardımcı oluyorum diye konuşmayınız. Ona kolay konuşma yolu gösteriyorum zannederek “Yavaş konuş,derin nefes al, ne söyleyeceğini iyi düşün..” gibi öğütlerde bulunmayınız.

– Tutulduğu zaman alay etmeyiniz.

– Yanlış konuştuğunda yada tutulduğunda cezalandırma ile korkutmayınız ve cezalandırmayınız.

– Yorgun ve heyecanlı olduğu zamanlarda konuşmaya zorlamayınız.

– Yavaş konuştuğunda hızlı konuşmaya zorlayan istekte bulunmayınız. Bu davranışlar çocuğunuzun dikkatini konuşması üzerine çeker ve daha çok tutulur.

– Çocuğunuzun mümkün olduğu kadar bedenen sağlıklı olmasına özen gösteriniz. Kekeme çocuk normal çocuktan daha çok dinlemeye ihtiyaç duyar.

– Kekemelik sinirsel bir kökene dayanır. Çocuğun mümkün olduğu kadar sinirlenmemesi, gergin bir duruma girmemesi gerektir. Bu nedenle evdeki geçimsizlik ve gergin havadan uzak olmasını sağlayınız. Tartışmalarınızın ondan uzak olmasına dikkat ediniz.

– Ana baba olarak çocuğun kekemeliği karşısında sabırlı olmalısınız. Ona konuşmalarında, sonuna kadar sabır anlayışla dinleyiniz. Karışmayınız, normal konuşuyormuş gibi davranınız.

– Çocuğunuz kekelemeye başlayınca onun dikkatini başka yöne, başka konulara çekme yoluna gidiniz. Ve bunu dikkatle, maksadınızı belli etmeden yapmaya özen gösteriniz.

– Çocuğunuza yaşına uygun öyküler anlatıp, onun size tekrarlamasını sağlayın bu arada küçük şiirler ezberletip söylemesini sağlamakta onu konuşmaya iteklendirir.

– Çocuğunuzu problemin farkında ise onu bu yönden açıklığa kavuşturmak için uygun zamanlarda “konuşurken bazı tekrarlar, irkilmeler,tutulmalar yaptığı fakat bunların önemli olmadığını bunlardan kurtulmasının mümkün olduğunu zaten herkeste buna benzer durumların görüldüğünü” söyleyebilirsiniz.

– Çocuğun değişik alanlardaki ilgisini arttırmak için o etkinliklerden hoşlanır hale getirilmesine çalışınız. Bu ona hem başkalarının öveceği özellikleri kazandırır hem de dikkatini kekemeliğinden başka taraflara kaydırır.

– Çocuğun kendine karşı iyi, olumlu tavır geliştirmesine yardım ediniz. Kendini kekemeliğinden dolayı değersiz gören çocuğunuz bu engeli kolay aşamaz. Çocuğun sahip olduğu iyi özellikler ortaya çıkarılmalı, teşvik edilmelidir.Ancak, bütün bunların uygulanması yanında geniş bir tolerans ve sabır gerektiğini unutmayınız.

ISRAR EDEN KEKEMELİKLERDE GEREKLİ MÜDAHALENİN YAPILMASI GEREKİR.

Kekemelik durumunu değişik stres etkenlerinin , kaygı durumlarının , aşırı kontrolcü ebeveyn davranışlarının , yeni hayat aşamasında ( kardeş doğumu , okula başlama gibi ) uyum güçlüklerinin kekemeliğin şiddetini artırdığı konusunda klinik veriler mevcuttur . Kekemelik belli bir süre geçmez ise anne babaların zaman kaybetmeden çocuklarını çocuk psikiyatra getirmeleri gerekir. Belli bir yaştan sonra kekeleme için konuşma , nefes ve ritim egzersizleri verilir . Bu egzersizler ile çocuğun durumuna eşlik eden kaygı durumlarını azaltmak amacı ile ilaç tedavisi de uygulanabilir.

Çocuğunuza sağlıklı beslenme alışkanlığı nasıl kazandırırsınız?

Annelerin yemek konusundaki aşırı duyarlılığı çocuk için yemek yemeyi sorun haline getirir. Anne-çocuk ve anne-baba-çocuk iletişimini zedeler.

Okul öncesi dönemdeki çocuklar daha yavaş büyüdüklerinden çok yemeye gereksinim duymazlar. Genellikle bir yaşından sonra çocukların iştahında belirgin bir düşme gözlenir. Okul öncesi dönemde gözlenen yeme miktarında azalma çocuğun içinde bulunduğu dönemin gelişim özelliklerinden dolayı olabilir

  • Çocuklar anlatılanı değil gördüğünü taklit eder. Bu yüzden anne baba ve çocuğun bakımından sorumlu kişilerin kendi beslenme davranışlarına dikkat etmeleri gerekir. Anne ve baba da yemek seçmeyerek, değişik tatları deneyerek onlara örnek olmalı.
  • Çocuğa yemek konusunda ısrarcı davranılmamalı. Zorla yedirmeye çalışmak çocukta kendi yaşamını kontrol isteğini daha fazla uyarır ve iştah yerine inatlaşma artar. Yemek düşüncesi ‘kontrol ve inat’ gibi olumsuz kavramların bir arada hatırlanmasına sebep olur. Zorla yemek yedirme sonucu oluşacak kısır döngü içinde, çocukla aile arasında iletişim bozulabilir ve çocukta öfke nöbetlerine sebep olabilir.
  • Zamanında ve yeterli miktarda yemediği, etrafı kirlettiği, çok yediği için ya da başka nedenlerle çocuğa baskı yapmak, bağırmak, korkutmak, zorla yedirmeye çalışmak, cezalandırmak gibi davranışlar çocuk üzerinde sonradan düzeltilemeyecek izler bırakabilir.
  • Yemek saati yaklaştıkça çocuğa açlıktan, acıkmaktan söz edilebilir. Yemek sonrasında ise doymaktan bahsedilebilir. Böylelikle açlık-tokluk hissini söze dökerek daha fazla farkındalık kazandırılır.
  • Oyun ile yemek zamanı birbirinden ayrılmalı. Yemekte çocuğun oyun oynamamasına ve oyun sırasında da yemek yememesine özen gösterilmeli.
  • Çocuğun, beslenme gibi temel bir fizyolojik ihtiyacının karşılanmasının aynı zamanda  psikolojik doyumunu da sağlayan bir süreç olduğu unutulmamalı. İnsanlar sevdikleriyle birlikte yedikleri bir yemekte, karınlarını doyurmuş olmanın vereceği rahatlığın ötesinde ruhsal olarak doyum sağlayan duygular yaşar. Ayrıca hayat için önem taşıyan görgü kuralları sofrada öğrenilir. Masa etrafında yaşanılan ve paylaşılanlar çocukların sosyal davranış yapılarını oluşturur.
  • Ebeveyn olarak sizler de iştahsızsanız veya aşırı iştahlıysanız genetik faktörün önemini gözönüne almalısınız.
  • Her çocuğun yemek ihtiyacı ve bünyesi farklıdır, çocuğunuzu başka çocuklarla kıyaslamayın.
  • Çocuğun yemeğini kendisinin yemesi teşvik edilmeli. Fakat yemek yerken yetişkinler kadar becerikli olması beklenmemeli. Dolayısıyla üstüne ve etrafına dökmesi durumunda çocuğa olumsuz bir tepki verilmemeli.
  • Yemek saatleri tüm ailenin katılımının sağlandığı faydalı sohbetlerin yapıldığı çocuğun iyi vakit geçirdiği zamanlar olmasına özen gösterilmeli.

Hızlı düşün mutlu ol

Keyifsiz misiniz? Güzel şeyler düşünmeye kendi nizi zorlamayın, sadece hızlı düşünün yeter. Yeni bir çalışmaya göre hızlı düşünme duygu durumunu düzeltebiliyor. Princeton ve Harvard Üniversitesi’nde yapılan deneylerde, araştırmacılar deneklerin düşüncelerini hızlandırmayı hedeflediler. Onlardan 10 dakika içerisinde olabildiğince çok sayıda prob – lem çözücü fikir üretmelerini, bilgisayar ekranındaki görüşleri hızlıca okumalarını veya hızlandırılmış bir şekilde video izlemelerini istediler.

Sonuçta hızlı düşünme katılımcıları daha sevinçli ve yaratıcı kıldı, enerjik ve güçlü hissetmelerine yol açtı. Çalışmanın öncü yazarı Emily Pronin’e göre, bulmaca çözmek veya bir fikir hakkında hızlı bir şekilde beyin jimnastiği yapmak enerji ve duygu durumunu yükseltiyor. Pronin hızla ateş alan düşüncenin kimi zaman olumsuz sonuçlar da doğurabileceğine dikkat çekiyor. Bipolar bozukluğu olan kişilerde, yarış halindeki düşünceler manik bir tablo oluşturarak, caydırıcı olabilir.

Pronin ve arkadaşları yayınladıkları makalede farklı hız ve türdeki düşüncelerin mizaç üzerindeki etkisini analiz ettiler. Çok yönlü ve hızlı düşünme kişiyi mutlu ederken, hızlı fakat tekrarlayıcı düşünceler anksiyeteyi tetikleyebiliyor. Ayrıca çok yönlü, yavaş bir şekilde düşünme, eskilerin deyimiyle tefekkür, huzurlu bir mutluluğa kapı ararlarken, yavaş, tekrarlayıcı düşünceler enerjiyi tüketip, depre – sif düşünceler uyandırabiliyor.

Düşünce hızının duygu durumunu neden etkilediği bilinmiyor. Pronin ve arkadaşlarına göre bizim kendi beklentilerimiz bunda rol oynuyor olabilir. Önceki araştırmada, genellikle insanların hız – lı düşünmeyi iyi bir duygu durum belirtisi olarak algıladıkları saptandı. Bu durumda şa – yet hızlı düşünüyorsak, içgüdüsel olarak mutlu olduğumuz sonucunu çıkartıyor olabiliriz. Ayrıca hızlandırılmış düşünceler beyinin yenilikten hoşlanan ödül sistemini harekete geçiriyor olabilir.

Çocuklar da depresyon geçirir

Depresyon, kişinin stresinin dışa vurması, varolan strese verdiği tepkidir ve herkes bunu farklı şekillerde ifade eder, davranış şekilleriyle yaşar ancak depresyon için genel olarak belli tanı grupları mevcuttur ve bir takım psikiyatrik rahatsızlıklarla beraber görüldüğünü de biliyoruz. Ve ne yazık ki, depresyonun en sıkıntılı olanı çocukluk çağında yaşananlar çünkü çocukların kendini ifade edişi büyükler gibi değil ve çocukların tedavisinde bu nedenle önemli gecikmeler yaşanıyor…

“Çocuklar da depresyon geçirir” diyoruz peki nedir bu birlikte görüldüğü psikiyatrik sorunlar?

Çocuğun bir takım eksiklikleriyle, dikkat eksikliği ve hiperaktivite sendromuyla birlikte görülüyor mesela. Özel öğrenme güçlükleriyle, bir takım davranım bozukluklarıyla birlikte görülebiliyor. Gelişimin dönemleriyle birlikte de çok bağlantılı olabililor. Depresyon her zaman tek başı- na çıkmıyor ortaya.

Çocukluğun farklı dönemlerinde de farklı görülüyor sanırım değil mi?

Gelişimin farklı dönemleri önemli gerçekten. Bir takım dönemler var. Bebeklik dönemi, oyun çağı dönemi, okul çağ dönemi, ergenlik dönemi diye ayırmak mümkün. Çünkü bu dönemde depresyona neden olan geleşimle ilgili sorunlar var. Ve çocuk, gerek kendi eksiklikleri nedeniyle, gerekse dış etkenlerden dolayı varolan stresin kendine yansıması, artı uyum sorunlarının buna eşlik etmesiyle depresyona girebiliyor.

Toplumda büyüklerin depresyonu daha kabul edilebiliyor. Yaşam şartları , evlilik, iş sorunları buna neden olabiliyor diye ama çoğu kez bebekler ve çocuklarda bu sorunun varlığı kabul edilmiyor. Fakat gerçekten depresyon yaşanıyor bu dönemlerde de.

O zaman bu dönemlerdeki depresyonun ortaya çıkış biçimlerini tanımlayabilirmiyiz?

0-18 aylık dönemde anne ile bağlanma çok önemli. Bağlanmanın oluşması, fiziksel temas, göz teması, o kişinin çocuğa yaklaşımı, çocukla kurduğu ilişki çok önemli. Bu bağlanma gerçekleştiği zaman bebeğin kendine ve dış dünyaya güveni oluşuyor ama bu sağlıklı gerçekleşmezse depresyon ortaya çıkıyor.

Hangi durumlarda gerçekleşmiyor?

Annenin varolan duygusal durumu, depresyonu, ya da doğumdan sonra gelişen depresyon ve mutsuzluğu çocukla kuracağı bağlantıyı bozuyor. Kadınlık kimliği ile annelik kimliğini karıştırma, belki eşle yaşanan sorunlar, bebeğe nasıl yaklaşacağını bilememe, çocuğa uyaran azlığı, duygusal olarak bebeğin ihmal edilmesi, ihtiyaçlarının yerinde ve zamanında karşılanmayışı, yeterince fiziksel temasla sevilmeyişi depresyonu ortaya çıkartıyor.

Nasıl bir tablo ile çıkıyor?

Ağlama, huzursuzluk, uyku düzeninde bozulmalar, disiplinin oturmayışı, iştah azlığı, çocuğun göz teması kurmaması, ilgiye tepkisiz kalması, hoşlandığı şeyleri yapmak istememesi, sindirim sorunlarının olması, vücut ağrılarının olması, bazen gaz problemlerinin olması, oyuncaklarını atması, kırması, yürüyorsa kapıları çarpması gibi belirtilerle gelişiyor. Bebekler davranış dilini kullanıyor. Davranış bozuklukları ortaya çıkabiliyor onlarda ve gelişimin aksaması önemli bir gösterge. Belli dönemlerde çocuğun kazanması gereken becerileri kazanamayışı, yürümenin gecikmesi, tuvalet alışkanlıklarının gecikmesi, motor becelerinin aksaması gibi tablo gelişiyor

Çocukluk dönemi

2-7 yaş gibi okul dönemine kadar olan en kritik dönem. Kişiliğin temellerinin atıldığı ve tepkilerin en net göründü- ğü dönem olması açısından önemli. Yine bu dönemde model almanın, öğrenmenin yoğun olarak devreye girdiği bir dönem ve bireyselleşmesinin ilk adımlarının atıldığı dönem. Sosyalleşmenin olduğu bu dönemde neler neden olabiliyor? Örneğin, anne ya da bakım veren kişinin çocuğa bağımlılığı oluyor. “Çocuklarda aşırı bağımlılık var’ deriz ama asıl olan ona bakanın bağımlılığıdır bu. Anksiyoz kişiler, aşırı bağımlı kişiler, çocukta da aynı tabloyu yaratıyor. Anne, çocuğuna zarar geleceğini düşünüyorsa, kendi yaşadıklarını çocuğu yaşasın istemiyorsa, eşiyle ayrıysa, orada yaşadıklarını ilişkiye yansıtıp çocuğu fanusta yetiştiriyor gibi bakıyorsa, çocuk becerilerini kazanamıyor, kendi başına kalınca birisi onu yönlendirmeden ne yapacağını bilemiyor, birey olamadığı için kendine güveni olmuyor. Temelde kendine güveninin bozulması anne ya da bakanla ilgili. Ayrılma kaygısı yaşanabiliyor çocuk, okula gitmek istemiyor, sürekli ağlıyor, korkular oluşuyor sevdiklerini kaybetmeyle ilgili ve bu okula adaptasyonda problem yaratıyor.

Ergenlik dönemi

Ergenlik dönemi ise 16 yaşa kadar genelde ve bu başlı başına bir sorun dönemi. Ayrıca ailenin önemini yitirdiği, çevrenin daha çok önem kazandığı, duyguları uç yaşadı- ğı bir dönem. Sevinçleri, korkuları, kızgınlıkları, üzüntüyü en uçlarda yaşıyor. Hele de bağlı yetiştirildiyse sorun daha da büyüyor. Korunup kullandıysa bu dönemde, aileye tepkiler, çıkışlar fazla oluyor çünkü bireyselleşmek istiyor ama aile o tutumları bırakmak isteyince ciddi çatışma yaşanıyor. Hem bağımlı kişiliği var, hem aile bağlamaya çalışınca çatışma büyü- yor. Disiplin sorunu varsa vahimleşiyor. İlişki sorunu, aile içi sorunlar, intihar, bağımlılıklar, evden kaçma düşünceleri çok oluyor, öfke patlamaları, tikler ortaya çıkıyor. İçe kapanım oluyor. Bazen takıntılar yoğunlaşıyor, bu durum aile içi dinamikleri bozuyor. Bazen bu sorunlar ergenlikte daha belirgin şekilde ortaya çıkıyor. Aile ile çalışmak çocuk ve ergen sorunlarını çözmek konusunda önemli.

Psikolojik destekli diyet

Diyet yapmak son yılların en önemli trendlerinden biri. Neredeyse her on kişiden üçü sürekli diyet halinde. Hem güzel, hem kilolu olmak bir arada mümkün görünmüyor.

Kilo vermede yaşanan problemlerden en önemlisi kişinin sıklıkla kilo verme girişimleri olsa da her defasında kiloları hızla geri alması ya da kilo vermek de çok zorlandığını kendini durduramadığını ifade etmesidir. Bu kişilerin belirledikleri tek hedef kilo vermektir. Bu nedenle de diyet yapmak zorlaştığı gibi diyet sonrasında kilolar hızla geri alınmıştır. Bir süre sonra da “ben kilo veremem”,“kilo versem de hemen alıyorum” “yapamıyorum” gibi olumsuz inançlar geliştirmişlerdir. Odak noktası kilo vermek olunca zayıflamak zorlaşmaktadır. Oysa psikolojik diyette beslenme alışkanlıklarını düzenlemek, dürtülerin kontrol edilmesi, kişinin kendini algılayışı, stresle başa çıkma becerileri son derece önemlidir. Bunların düzenlenmesi ile kişi kendini daha iyi hissetmektedir. Doğaldır ki, kendimizi iyi hissettiğimiz durumlar da yaptığımız her iş başarılı olmaktadır

Kilo almaya neden olan en önemli etkenlerden biri kişinin karşı konulmaz bir yemek yeme isteği duymasıdır. Yemek yeme isteği önce bir gerginlikle başlar, gerginlik arttıkça kişi karşı konulmaz bir istek duyar. Bu kişiyi, yemek yemeye yöneltir. Yemek yerken büyük bir haz duyar ancak sonrasın da pişmanlık duygusu hisseder. Özellikle de kilolar arttıkça bu duygu derinleşir. Kişilerin içten gelen bu isteğe direnebilmesi psikojik destekle mümkündür. Kişinin kendi isteklerine ‘hayır’ diyebilmesi kendi kendini kontrol edebilmesi zaman alan bir çalışmayı gerektirir. Sadece kilo vermeyi hedefledğinizde kendi kendinize zarar veren isteklerimize hayır demeyi bu kadar kısa sürede öğrenmemiz mümkün değildir. Bu öğrenilmediği için de kilo verildikten bir sure sonra kişiler tekrar kilo almaya baş- lamaktadır. Aşırı yemek yemesi ve kendisine zarar veren istekleri üzerinde kontrol sağlayan kişide, kendine güven oluşur. Bu da uzun süreli koruyucu etki yapar.

Beslenme alışkanlıkları

Diğer belirlenen hedef de kişinin beslenme alışkanlıklarının değişmesidir. Hedeflenen, kilo vermekten çok yaşam biçimi edinmektir. Kilo ile ilgili sıkıntıları olan kişilerde ilişki problemleri, duygularını ifade edememe sık görülen problemlerdir. Bu nedenle de stresle başa çıkabilmek psikolojik destekli diyette en temel konulardan biridir. Stres yaşantımızın bir parçasıdır. Her an karşılaştığımız bir durumdur. Stresi oluşturan faktörler ayrılık, boşanma, hastalık olabildiği gibi, kendimize koyduğumuz katı kurallar, kendimizi algılayışımız, ya hep ya hiç şeklindeki düşünce şekilleri ve duygularımızı paylaşmakta yaşadığı- mız zorluklar olmaktadır. Bu uyaranlar kişi için rahatsız edici duruma geldiğinde vücut kendini korumaya yönelir. Stresle karşılaşınca stres hormonları salgılanır. Problem çözüldüğü zaman stres belirtileri ortadan kalkar. Stresle baş edemediğimiz zaman vücudun uyumu zorlanır ve kronik stres belirtileri ortaya çıkar. Çarpıntı, baş ağrısı ve bitkinlik dışında en önemli stres belirtilerinden biri mide bağırsak bozukluğu ve sindirim zorluğudur. Bu zorluklar kişinin kilo vermede zorlanmasına neden olur.

Stresle birlikte duygusal belirtiler de ortaya çıkar. Kişi huzursuz, kaygılı, mutsuzdur. Buna sosyal hayatın azalması da eşlik eder. Sosyal hayatın azalması ev içinde geçen zamanın artmasına ve kişinin evde vakit geçirmeyle birlikte yemek yemeye yönelmesine neden olur. Özellikle de gerginliği yiyerek azaltmaya yönelir. Bir süre sonra kilolar artmaya başlayınca bu sefer yemek bir stres kaynağı olur ki, durum işin içinden çıkılmaz hal alır. Bu şekilde baktığımızda psikolojik destekli diyet farklı boyutlarda (sosyal, duygusal ve fiziksel) kişiye destek sağlamaktadır. Stresle baş etmek ve yemekten zevk almak yerine yaşamımızdan zevk almayı bilmek kilo problemlerinin aşılmasında önemlidir. Yaşam içinde insanın psikolojisini etkilemeyen insana ait hiç bir alan yoktur. Kendimizi iyi hissettiğimizde, kendimize güvendiğimizde, kendimizle ilişkili durumlar üzerinde belli bir oranda kontrolümüz olabildiğini gördüğümüzde sorunlarla daha kolay başa çıkarız.

 

Beyni Geliştiren Egzersizler

Sağlıklı bir beyne sahip olmak aslında çok da zor değil. Belli egzersizlerle beyninizi geliştirebilir, konsantrasyonunuzu artırabilirsiniz.

Resim yapmak
Karakalem ile çevrenizde gördüğünüz her şeyi çizmeye çalışın. Renkli boyalar ile renklerin karışacağı desenler yapın.

Müzik âleti çalmak
Beyni daha fazla öğrenmeye ve gelişmeye zorlar. Beyinde bu durumda yeni yollar ile yeni sinir hücreleri yarattığı bilinmektedir.

Yeni lisan öğrenmek
Beyni kullanma kapasitesini arttırarak beynin gelişimini destekleyecektir.

Zor matematik sorularını çözmeye çalışmak
Zekayı keskinleştiriyor. 5 hafta boyunca zihinsel egzersiz yaptırılan çocukların IQ’su 8 puan yükseldi.

Sudoku gibi zeka oyunları oynamak
Sudoku oynayarak bilişsel zekamız gelişiyor. 3000 yetişkin erkek ve kadın arasında yapılan araştırmalarda, günde 60-75 dakika sudoku oynayan kişilerin beyin performanslarının 10 yaş daha iyi olduğu kanıtlanmış. Alzheimer gibi hastalıklara yakalanma riskini de azaltmaktadır.

Satranç oynamak
Satranç bir oyun olmaktan daha fazla özelliğe sahip. Uzaysal ve matematiksel analiz yeteneğini arttırmanın yanında akıl yürütme, karar verme, problem çözme gibi alanlarda gelişim sağlar. Satranç oynayan 75 yaş ve üzeri insanlarda satranç gibi strateji oyunları oynamanın bunama ve diğer hafıza kaybı sorunlarının yaşanma ihtimalini düşürdüğü gözlenmiştir.

Doğru nefes alın
Düzenli olarak nefes egzersizi yapın. Aşırı stresten, negatif düşüncelerden uzak durun. Kendinize ve hayata olumlu bakmayı öğrenin.

Günlük alışkanlıklarınızda değişiklikler yapın
Çalışıyorsanız işyerine başka yoldan gelin. Diş fırçalamak, saç taramak, çay karıştırmak gibi günlük basit işleri yaparken sürekli kullandığınız eli değil diğer elinizi kullanın.

Bedensel egzersizler yapmak
Spor ve sistemli bedensel çalışmalar, beyne daha fazla kan pompalanmasını sağlar, beyin hücrelerinin gelişimini sağlayan proteinlerin salgılanmasını arttırır. Bir çok araştırma hafızayı güçlendirdiğini ve depresyonu engellediğini gösteriyor.

Günde 1-2 fincan kahve içmek
Kahve hafızayı güçlendirir ve dikkati toplar.

Çocukların 0-3 Yaş Arasındaki Fiziksel, Duygusal ve Sosyal Gelişimi

Her çocuk gelişim basamaklarını farklı zamanlarda ve hızda tamamlar. Her gelişim evresi çocuğun tüm gelişimi için önemlidir. Bu süreçte ebeveynler çocuklarının yeni bir beceri kazandığını gördüklerinde mutlu olurken, henüz kazanmadığı beceriler konusunda çok endişe duyabiliyor.

Çocuğunun geçeceği gelişim evrelerini bilen bir ebeveyn, çocuğun gelişim sürecinde aktif olarak rol alabilir, çocuğu ile etkileşime geçebilir ve gelişim takibini yapabilir.

Çocuğun ortalama olarak hangi ay /yaşta hangi becerileri kazanıyor /kazanmış olduğu bilgisini, örneğin emekleme, oturma, gülümseme, konuşma, öz bakım becerileri, çocuğu daha iyi anlayarak ona daha iyi destek olmak açısından yararlı olacaktır.

Çocukların gelişim aşamaları hakkında bilgi edindikten sonra ebeveynlerin çocuklarının bir an önce bu becerileri kazanmaları gerektiği konusunda endişelenmemeleri önemlidir. Her çocuğun kendi içinde bir gelişimi ve ilerleme hızı olduğu unutulmadan, sabırlı ve gözlemci olmak yeterli olacaktır. Ancak çocuğun kendi yaşından fark edilir şekilde gecikmeli veya geri gelişim gösterdiği fark edilir ise mutlaka gelişiminin değerlendirilmesi ve eğitimsel destek alması için uzman desteği alınmalıdır.

Aşağıda farklı yaşlardaki (0 yaştan -6 yaşa) çocuklardan beklenen gelişim aşamalarının bir özeti bulacaksınız.

0 – 1 Ay: Yeni Doğmuş Bebeğin Gelişimi

Fiziksel Gelişim:

  • Görsel ayrımları yapabilir .
  • Sesleri, kokuları ve konuşmaları fark edebilir.
  • Başını hareket ettirebilir.
  • Bebeğin kilosu ve boyu gelişir.
  • 3-4 saatte bir beslenmek ister.
  • Gülümseye başlar.
  • Kendini ifade etmek için ağlar.
  • Günün 2/3’unu uyuyarak geçirir.

Duygusal Gelişim: Doğum sonrasında ses, ışık, temasın bebeklere yoğun gelir ve anneye bağımlı oldukları için çaresiz ve stresli oldukları gözlemlenebilir. Keyif ve stres anlarının işaretleri gözlemlenebilir.

1 – 3 Ay: 3 Aylık Bebeğin Gelişimi
Fiziksel Gelişim:

  • Sesleri daha iyi ayırt edebilir ve uygun tepkiler gösterebilir.
  • Yüz ifadelerini duruma göre değiştirebilir.
  • Başını tutmak için daha az desteğe ihtiyaç duyar.
  • Refleksleri daha kuvvetlidir, nesneleri kavramaya başlar.
  • Uyku süreleri uzar.

Duygusal Gelişim: Bu dönemde bebek şefkat ve sarılmaya olumlu tepki verir.

Sosyal Gelişim: Bebek, karşısındakinin gülümsemesine tepki vermeye başlar ve yüz ifadeleri detaylı olarak inceler.

3 – 6 Ay: 6 Aylık Bebeğin Gelişimi

Fiziksel Gelişim:

  • Hareket etme alanı genişler; yuvarlanabilir, göbeğinin üzerinde emeklemeye çalışır.
  • El ve ayak parmakları ile oynar.
  • Çok az destek ile oturabilir
  • Doğumdaki kilosunun 2 katına çıkması beklenir.
  • Yüksek sesle ağlaması belli durum/olaylar ile ilişkilidir.
  • Motor beceri koordinasyonu artar.
  • Sesler çıkarmaya ve bundan keyif almaya başlar.
  • Beslenme sıklığında azalma başlayabilir.
  • Uyku düzeni daha tahmin edilebilir olmaya başlar.
  • Ce-ee gibi oyunlardan keyif alır.

Duygusal Gelişim: Bu dönemdeki bebekler anneleri ile bağlanmayı gerçekleştirmiştir. Bebeklerde bağlanma türleri hakkında bilgi içeren yazıya buradan erişebilirsiniz.

Sosyal Gelişim: Bebek annesini, babasını yabancı kişiler ayırt eder, kendisi ile oyun oynanmasını, öz bakımının gerçekleştirilmesini bekler.

6 – 9 Ay: 9 Aylık Bebeğin Gelişimi

Fiziksel Gelişim:

  • Desteksiz oturabilir.
  • Ayakta durmaya çabalar.
  • Emekleyebilir, emeklemeye çalışır.
  • Hareketleri daha kontrollüdür.
  • Dişleri çıkmaya başlayabilir.
  • Katı gıda tüketmeye başlayabilir.
  • Kişi ve duruma özgü benzer sesler çıkarmaya başlar.

Duygusal Gelişim: Göremediği şeylerin /kişilerin yok olduğunu sanır ve anne/babayı göremediğinde kaygılanır.

 Sosyal Gelişim: Birçok ebeveyn bu dönemde çocuklarında yabancı korkusu gözlemler.

9 – 12 Ay: 1 Yaşındaki Çocuğun Gelişimi

Fiziksel Gelişim:

  • Desteksiz oturabilir.
  • Tutunarak ayakta durur.
  • İlk kelimelerini söyler.
  • İstediklerini ifade etmek için bedenini, sesleri kullanır.
  • Koordinasyonu ve nesneleri manipüle etmesi gelişmiştir.

 Duygusal Gelişim: Birçok çocuk bu dönemde ebeveyninden uzak kaldığında ayrılık kaygısı deneyimler. Çocuklarda ayrılık kaygısı hakkında daha detaylı bilgi içeren yazıya buradan erişebilirsiniz.

Sosyal Gelişim : Bu dönemde çocuklar isimlerini öğrenmiş ve ona seslenildiğinde tepki verir. Çok basit yönergeleri uygulayabilir. (Kitabını getir gibi)

12 – 18 Ay: 1.5 Yaşındaki Çocuğun Gelişimi

Fiziksel Gelişim:

  • Yardımsız veya çok az destek ile yürüyebilir
  • Sözcük dağarcığı gelişmiştir.
  • Kaba ve ince motor becerileri gelişmiştir

 Duygusal Gelişim: Ebeveynini güven üssü olarak kullanarak keyifle etrafı keşfeder.

Sosyal Gelişim: Bu dönemde çocuklar her şeyi merak eder ve denemek ister.

18 – 24 Ay: 2 Yaşındaki Çocuğun Gelişimi

Fiziksel Gelişim:

  • Sözcük dağarcığı istek ve ihtiyaçları belirtecek kadar gelişmiştir.
  • Az destek ile merdiven çıkabilir.
  • Tuvaletini tutma becerisi gelişir.
  • Uyku düzeni oluşmuştur.

 Duygusal Gelişim: Çocuk kendi istediğinin yapılması için diretir, inatlaşır. Bireyselleşme istediği ile yapılmasını istediği şeyi elde etmek için öfke/ağlama krizleri gözlemlenebilir. Çevresindeki insanların duygularının farkına varır.

Sosyal Gelişim:
Akranları ile yan yana oyun oynar, paylaşmayı pek sevmez. Akranlarının olduğu kalabalık bir ortama girmek kaygı yaratabilir.

2 – 3 Yaş: 3 Yaş Çocuğu Gelişimi

Fiziksel Gelişim:

  • Cümleler kullanarak kendini ifade edebilir.
  • Kuralları ve yönergeleri anlar, uygulayabilir.
  • Rahatça yürür, koşar, zıplar ve tırmanır.
  • Kendi üstünü giyebilir, çıkarabilir.
  • Nesneleri kategorilere ayırabilir (şekil, renk gibi).

Duygusal Gelişim: Farklı duyguları ve yüz ifadelerini ayırt edebilirler.

Sosyal Gelişim: Yetişkinleri taklit eder. Rutinlerini sever. Akranları ile yetişkin gözetiminde kısa süreli ortak oyunlar oynar.

3 Yaş ve Üzeri Çocuğu Gelişimi

Fiziksel Gelişim:

  • Kendine güvenir, kendisine yardımcı olabilir. Çözümler üretir.
  • Çevresindekiler kurduğu cümleleri anlayabilir.
  • Renkleri, şekilleri, boyutları ve sayıları ayırt edebilir.
  • Çizim yapmaktan hoşlanır, daire çizebilir.
  • Tuvaletini tutarak bezden vazgeçer.

Duygusal Gelişim: Bu dönemdeki çocuklar başkalarına şefkat ve ilgi gösterebilir. Suçluluk, pişmanlık gibi duyguları hissederler. Doğru ve yanlışı ayırt edebilir.

 Sosyal Gelişim: Rahatlıkla akranları ile ilişki kurabilir ve sürdürebilir. Oyuncaklarını paylaşır, sorun çıktığında baş etmeye çalışır.

Çocuğunuza Bağırmadan Kendinizi Dinletebilmek için Öneriler

Bağırarak kendini dinletmek zorunda kalmak her ebeveyn için yorucu ve yıpratıcı olduğu kadar çocuklarında yüksek ses tonuna alışması ile işe yaramayan bir yöntem haline gelebiliyor. Bağırarak kendinizi dinletmek az başvurduğunuz bir yöntem olabileceği gibi artık sıklıkla sesinizin yükseldiğini fark edenlerden olabilirsiniz.

Eğer bağırmak sizin disiplin etme davranışınız ise çocuğunuzun kendini daha az güvende hissedecek ve öz güveninde düşüş olacaktır. Hatta bazı durumlarda çocuğunuzun ilerleyen yaşlarda öfke sorunu yaşama riskini arttırmış olursunuz.

Ebeveynler bağırarak kendilerini dinletmeye çalıştıklarında çocuklar bir süre sonra duymazdan gelmeye başlıyor. Ebeveyn kendini dinletmek için bu sefer daha sert ve yüksek bir ses tonu kullanıyor ve durum böyle uzayıp gidiyor…

Yüksek sesle bağırma durumu her iki taraf içinde hoş olmayan bir anı oluşturuyor. Çocuk korkmuş, durumu tam kavrayamamış haldeyken ebeveyn çocuğundan istediğini yapmasını sağlayamamış olduğundan yorgun düşmüş oluyor.

Ebeveynler günlük hayatlarında bu tür durumlarda kendilerini sıkça istemeden bulabiliyor. Bu yazımızda bağırmak yerine çocuğunuzun sizi dinlemesi için hangi alternatifleri kullanabileceğinize dair pratik önerileri sizin için hazırladık.

Öncelikle çocuklar söylediğiniz şeyden önce, onu nasıl söylediğinize odaklanıyor. Yani önce duygunuzu algılıyor ve ona yönelik tepki veriyor. Bu nedenle olabildiğince nötr bir ses tonu kullanmak duygunuzun yoğunluğundan önce söylemek istediğinizi vurgulamak için daha etkili olabiliyor. Hatta bazı durumlarda fısıldamak, fısıldayarak kendinizi dinletmeniz daha kolay olacaktır.

Çocuğunuzdan istediklerinizi olumlu sözcükler ile ifade etmeye çalışın. Neyi yapmaması gerektiğini söylemek yerine yapması gerekeni vurgulayın. Örneğin : ‘’ Evin içinde bağırma yeter!’ demek yerine çocuğunuzu yanınıza çağırıp kulağına ‘’Evde kısık sesle konuşuyoruz.’’ diyebilirsiniz.

Süreli bir etkinlik zamanı belirlediyseniz mutlaka bir çalar saat kullanın. Tablette 30 dakika zaman geçirme hakkı var ise saati birlikte 30 dk.ya kurun ve alarm çaldığında tabletin kapatılacağını hatırlatın. Eğer çocuğunuz etkinliği sonlandırmada güçlük yaşıyor ise zamanı 5 dk. öncesine kurup son 5 dk ,ve 1 dk. hatırlatmalarını yapmanız işinizi kolaylaştıracaktır.

Çocuğunuz size bir şey anlatırken siz onu nasıl dinliyorsunuz? Kendinizi gözlemleyin. Eğer çocuğunuz size heyecanla yaşadığını anlatırken bir yandan telefonunuzda mesajlarınızı kontrol ediyor, bir yandan çocuğunuzun oyuncaklarını düzenliyorsanız çocuğunuzun iyi bir dinleyici olması için iyi bir model olmuyorsunuz. Çocuğunuz sizden olumlu ilgiyi yeterince almaz ise olumsuz ilgi için her şeyi deneyecektir.

Çocuğunuzdan istediğiniz şeyler için soru sormak yerine iki alternatif sunun. Oyun parkından eve gitme zamanı geldiğinde‘’ Artık eve gidelim mi?’’ demek yerine ‘’ Eve gitme zamanı. Eve giderken çiçekçinin önünden mi geçelim bakkalın mı?’’ alternatif sorusunu yönelterek çatışmayı önlemiş olursunuz.

Çocuğunuza ‘’….. yapmazsan…’’ gibi tehdit içerene cümleler yerine ‘’…. Yaptıktan sonra….’’ gibi teşvik edici cümleler kullanın.

Unutmayın çocuğunuza sıklıkla bağırdığınız durumlarda, öfke çok yoğun olduğundan çocuğunuz uygun olmayanın ne olduğunu anlamakta güçlük yaşayacaktır.Siz çocuğunuza sesinizi yükselttiğinizde çocuğunuza bu davranışı öğretmiş olursunuz. Siz sakin kalmayı öğrenebilir ve uygulayabilirsiniz çocuğunuzda daha uyumlu ve sakin tepkiler verecektir.

Hedefinizi Gerçekleştirmenin 10 Yolu

Hayallerinizi gerçekleşmenin 10 yöntemi. Amacınıza nasıl ulaşabilirsiniz? Nasıl başarabilirsiniz? Motivasyonunuzu güçlendirme yöntemleri.

Hayallerinizi Gerçekleşmenin 10 Yöntemi

Herkesin mutlaka bir hayali, gerçekleştirmek istediği bir planı vardır. Bazen korkularımız ve olumsuz düşüncelerimiz nedeniyle bu planları erteleriz. Oysa basit birkaç motivasyon desteği ile hayallerimize ulaşmamız çok kolaylaşır.

Hedeflerinize bir an önce ulaşmanız için ihtiyacınız olan motivason adımlarını bu 10 maddelik yazıda bulabilirsiniz.

1- Eksiksiz Bir Plan Oluşturun

Doğru bir plan hazırlamak hayallerinize ulaşmanızı kolaylaştırır. Hedeflerinizi, ulaşmak istediğiniz noktayı, bu amaca ulaşmak için yapmanız gerekenleri adım adım yazarak, hedefinize ulaşmak istediğiniz sürecin bir programını oluşturun.

 

2- Küçük Kutlamalar Yapın

Hedefinize doğru attığınız her başarılı adımı kutlayın. Kutlama yapmak için hedefinize tam olarak ulaşmış olmanız gerekmiyor. Attığınız her doğru adımda kendinize küçük hediyeler verin. Böylece hedefinize ulaşmak için motivasyonunuzu arttırmış olursunuz.

3- Kaybetmekten Korkmayın

Hedefinize doğru ilerlerken, arada küçük sorunlar çıkabilir. Bu sorunlar sizi hedefe gitmekten vaz geçirmemeli. Olabilecek aksiliklerden ders alın. Moralinizi bozmayın. Her olumsuzluk size daha fazla hırs olarak geri dönsün. Siz başaracağınıza inandıktan sonra, hiç bir şey size engel olamasın.

4- Çevrenizde Pozitif İnsanlar Olsun

Bir amaç için yola çıktığınızda, etrafınızdaki insanlar size destek veren, olumlu düşünen ve umut veren kişiler olmalı. Negatif insanlar sizi boşuna uğraştığınıza inandırarak motivasyonunuzu kaybetmenize neden olabilir.

 

5- Yardım İstemekten Çekinmeyin

Hedefinize ulaşmak için, ihtiyaç duyduğunuzda yakınlarınızdan yardım istemekten çekinmeyin. Dostlarınız ve aileniz size destek olmaktan mutlu olurlar.

6- Kolay Olandan Başla

Yapmak istediğiniz şey her neyse, önce rahatlıkla başarabileceğiniz kısmından başlayın. En kolaydan başlamak ve başardıkça daha zor olana geçmek işinizi daha çok kolaylaştırır. Çünkü başardığınız her eylem size moral verir ve bir sonraki adım için gücünüz artar.

7- Sağlığınızdan Fedakarlık Etmeyin

Amacınıza ulaşmaya çalışırken, asla sağlığınızın bozulmasına izin vermeyin. Eğer beslenmenize ve dinlenmenize dikkat etmezseniz, yolun yarısına geldiğinizde devam edecek enerjiniz olmadığını görür ve yolunuza devam edemezsiniz.

 

8- Başaracağınıza İnanın

Amacınız ne olursa olsun, başaracağınıza önce kendiniz inanmalısınız. Eğer başaracağınız konusundaki inancınızı kaybederseniz baştan kaybedersiniz. Yola çıkarken kendinize ve başarabileceğinize olan inancınız tam olsun.

9- Küçük Molalar Verin

Başarmak için çıktığınız yolda mutlaka küçük molalar verin. Bu bedeninizin ve zihninizin yenilenmesi için gereklidir. Unutmayın ki makinelerin bile dinlenmeye ihtiyacı vardır.

10- Araştırmalar Yapın

Hedeflediğiniz şey hakkında internetten araştırmalar yaparak, daha az hatayla daha çabuk ilerleme yollarını araştırın. Düşündüğünüz şeyi daha önceden yapmış olan kişilerin tecrübelerinden yararlanın. Daha önce yapılmış olan hataları araştırarak siz aynı hataları yapmamaya çalışın.

Sonuç olarak başarısızlığı kafanızdan atın. Denemeden bilemezsiniz. Hayal ettiğiniz şeyleri gerçekleştirmenin verdiği hazzı ise hiçbir şeyle ölçemezsiniz.

Neden cesaretiniz kolayca kırılıyor?

Bazen cesaretimiz kolayca kırılır, başka insanların bizden daha başarılı olduğunu düşünürüz, elimizdeki işi bitirmeden başkasına geçeriz, kilo vermek isteriz ancak diyeti sürdüremeyiz. Peki, bu sorunları kökünden çözmek için neler yapabiliriz?

Şu düşünceler size tanıdık geliyor mu? Bir işi yapmak için çok hevesleniyorum ama tek bir kişi bile bunun iyi bir fikir olmadığını söylediğinde hemen cesaretim kırılıyor. Heyecanla bir projeye veya diyete başlıyorum ama sonuçlar umduğum gibi olmadığında hevesim kaçıyor, yarıda bırakıyorum. Diğer insanlar kadar azimli ve başarılı olmadığımı düşünüyorum. Başladığım işlerin çoğunu bitiremiyorum. Neden cesaretim kolayca kırılıyor?

Eksik kalmış bir benlik algısı size, egonuzu korumanın benlik imajınızı olumlu yönde geliştirmekten daha önemli olduğunu dayatıyor. Egonuza zarar gelebileceği korkusuyla, başarısından emin olamadığınız hiçbir şey için riske giremiyorsunuz. Neler kazanabileceğinizden daha çok, başarısız olmanız halinde neler kaybedebileceğinizle ilgileniyorsunuz. Bir işin riski ne kadar küçükse o işe başlıyor fakat risk atarsa kaçmak için bir yol arıyorsunuz. Kendinizi daha iyi bir proje için ikna ederek üzerinde çalıştığınız projeleri yarım bırakıyorsunuz. Bir projeden başkasına atladıkça bu kısır döngü devam ediyor. Cesaretinizin kolayca kırılması kilo verme, para biriktime, iş hayatında başarılı olma, kişisel gelişim gibi sizin için önemli durumlara başlayıp yarıda bırakmanıza sebep oluyor.

Hedefe giden yolda enerjiniz uzun sürmüyor. Davranışlarınızın doğruluğundan şüphe edince, kendinizle ilgili şüpheye düşünce hedefinizden uzaklaşıyor; korku ve endişeler içinde boğuluyorsunuz. Dikkatinizi, sonuca veremediğiniz için cesaretiniz kolayca kırılıyor. Zorluklar karşısında hemen vazgeçiyorsunuz. Zorlukları, üstesinden gelinmesi gereken engeller olarak değil, kaçınılması gereken tehlikeler olarak görüyorsunuz. Oysaki, her zorluğun içinde bir fırsat vardır ve insanın büyüyüp gelişmesine yardım eder. Siz, sadece sonucundan emin olduğunuz, zorlanmayacağınız işlere girişiyorsunuz. Daha odunu koymadan sobanın yanmasını istiyorsunuz.

 

Hayatta hiçbir şeyin garantisi yoktur ama siz bunu kabul etmek istemiyorsunuz. Her an, her şey olabilir ve bunu bilmek sizi rahatsız ediyor. Ancak, gerçekleri kabullenmemek onları değiştirmez.

Eğer geçmişte hayal kırıklığına uğramışsanız, sorumluluklarınızı yerine getirmemek için bunu mazeret olarak kullanırsınız. Bir iş için çok enerji harcamazsanız, sonucu hakkında endişelenmezsiniz. Bu durum tıpkı, kumar oynarken 50 lira kaybeden birinin ‘500 lira da kaybedilirdim, şanslıyım!’ deyip kendini kandırmasına benzer.

Peki, bu durumun üstesinden nasıl gelecek, cesaretinizi nasıl güçlendireceksiniz? Öncelikle, cesaretinizin kolayca kırıldığını ve konuda çalışmaya ihtiyacınız olduğunu kabul etmelisiniz. Bu yüzleşme sayesinde ulaşmak istediğiniz hedeflerinize, hayallerinize doğru emin adımlarla gideceksiniz.

Karşınıza çıkan engelleri güçlendirici unsurlar olarak görün

Karşınıza çıkan engelleri niyetinizi zayıflatmakta değil pekiştirmekte kullanın. Karşılaştığınız engelleri, ardında daima elde etmek istediğiniz bir şey bulunan kapılar olarak değerlendirin. Yani, şu andaki engeli değil onun arkasındaki büyük ödülü görün, ona doğru gidin. Bütün yapmanız gereken doğru anahtarı bulmak ve kendine saygı, mutluluk, başarı ve huzura giden kapıyı açmaktır. YAPABİLİRSİNİZ. Karşınıza engeller çıktığı için memnun olmalısınız, yoksa nasıl gelişebilirdiniz?

Thomas Edison gibi zorluklar karşısında asla yılmayan insanların hayatlarını hatırlayın. Insanların çağlar boyunca baş etmek zorunda kaldıkları güçlüklerin bilincine varmak, kendi zorluklarınıza daha geniş bir çerçeveden bakmanızı ve onları aşmanızı sağlar. Örneğin, eskiden insanlar bilgiye erişebilmek için saatlerce ansiklopedi karıştırmak zorundaydı, şimdi ise saniyeler içinde internetten bilgiye erişebilirsiniz. Eskiden, insanlar soğuk ve konforsuz otobüslerde seyahat ederdi şimdi ise ülkenin her bir yanına uçaklar var.

Eğer bu örnekler size yetmezse, Shakespeare’in şu sözleri size cesaret versin:

“Şüphelerimizdir bize ihanet eden ve sonunda kazançlı çıkacağımız işlere başlamaktan bizi alıkoyan…”

Belki şunu da eklerdi sözlerine, “… işleri bitirmekten bizi alıkoyan.” Şüphelerinizi silip atın, hayalinize doğru yürüyün.

Küçük başarılarınızın tadını çıkarın

Sizi amacınıza ulaştıracak yol boyunca elde ettiğiniz küçük kazanımların tadını çıkarırken amacınıza da odaklanmış halde kalın. Hayal kırıklığının sizi engellenmesine bir daha izin vermeyin. Tespit edilmeye değer bütün dönüm noktalarını belirleyin ve hedefe giden yolda direnciniz kırılmadığı için kendinizi ödüllendirin. Bu dönüm noktalarını, ana hedefe ulaşırken dilediğinizce kutlamalar yapabileceğiniz küçük festivaller olarak görün. Örneğin, 15 gün boyunca diyetinize sadık kalarak ilerlemişseniz, küçük bir paket bitter çikolata yiyerek veya yeni kilonuza uygun bir kıyafet alarak doğru yolda gittiğiniz için kendinizi kutlayın. Bunu, işle ilgili bir projenizle ilgili ara hedeflerinize varmışsanız, masaj yaptırarak veya açık havada yürüyerek kendinizi ödüllendirin, çünkü bunu hak ediyorsunuz!

 

Bu yeni alışkanlık, özellikle bir işi bitirmeden diğerine geçmek gibi kötü bir huyunuz varsa, onu değiştirmede yardımcı olacaktır. Her dönüm noktasını, bir sonraki aşamaya geçmeden önce size yenilenme duygusu verecek küçük bir proje olarak değerlendirin. Diyet örneğinden gidecek olursak, toplamda hedefiniz 20 kilo vermekse, bunu 5 kiloluk dönüm noktalarına ayırın. İlk olarak hedefiniz birinci 5 kiloyu vermek olsun, tamamladıktan sonra bir kutlama yapın: Masaj, yeni kıyafet, küçük paket çikolata, hamam keyfi gibi… Şimdi yola yeniden koyulun ve ikinci 5 kiloyu verin. Bu sizin cesaretinizi ve disiplininizi güçlendirecektir. Unutmayın: Hiçbir insan, annesinin karnında disiplin ve cesur doğmaz; kendini eğiterek, tekrar ederek disiplin kazanır. Yani, üzerinizde çalışırsanız siz de yapabilirsiniz.

Kendinize anne babalık yapın

Kişisel gelişim, insanın kendine anne-babalık yapmasını sağlar. Üstelik, çocukluğunuzda ailenizden yeterli ilgi ve bakımı alamadığınızı düşünüyorsanız, kişisel gelişim kitapları ve makaleleri eksik kalan yönlerinizi tamamlamak için size yardım edecektir.

Çocuğunuza Çok Fazla Çizgi Film İzlettirmeyin

Televizyon izlemek, büyüklerde olduğu gibi çizgi film izleyen çocukların da hayatını olumsuz etkileyebiliyor.

Çizgi filmlerin çocukların hayal dünyasını genişletmektedir, ancak içeriği her zaman masum olmayan çizgi filmlerin çocukların ahlaki ve psikolojik gelişimini olumsuz etkileyebilmektedir. Çocukların 18 aylıktan itibaren televizyondan gelen uyarılara, seslere ve görüntülere aşina olmaktadır. Sürekli şiddet içerikli çizgi film izleyen çocukların diğer yaşıtlarına göre daha fazla kavga ettikleri ve çok daha gergin oldukları gözlemlenmektedir. Bu çocukların anne-baba ve büyükleriyle ilişkilerinde daha gergin, sabırsız ve asi oldukları görülür. Şiddet içeren çizgi filmleri izleyen çocukların acı ve üzüntülere daha az hassas olmaktadır. Yapılan araştırmalara göre şiddet içerikli çizgi film izleyen çocukların çevrelerine karşı saldırgan davranışlarda bulunmada diğerlerine göre daha yatkın olmaktadır. Günde ortalama 3-4 saat televizyon izleyen çocukların diğer çocuklara göre yüzde 40 dikkat eksikliği ve hiperaktivite oluşumuna daha yatkın olmaktadır. Çocukların TV ve çizgi film saatlerini kontrol altında tutun. Şiddet ve öfke içeren çizgi filmleri izlemesini engelleyin. Farklı hobi ve uğraşlara yönlendirin.

Kaygı Bozukluğu Nedir Belirtileri Nelerdir

Kaygı Bozukluğu Nasıl Bir Hastalıktır?

“Anksiyete, kaynağı belirsiz, içten gelen sıkıntı, endişe, kötü bir şey olacakmış duygusuyla yaşanan bunaltı durumudur. Vücudun herhangi bir tehlikeye karşı gösterdiği alarm halidir ve bu durum neticesinde tehlike beklentisine karşı bedenin verdiği bir reaksiyondir. İnsan da bu endişe durumu çok hafif düzeyden, çok ağır düzeylere kadar çıkabiliyor.

Temelde belirtiler aynı olmasına karşı hasta değişik tepkiler verebilir:

Davranışsal belirtiler: Kişi sık sık kaygı yaratan durumlardan kaçınır.

Bilişsel belirtiler; Kişi çevreyi dünyayı değişiyor gibi algılar, dikkatte dağınıklık, kontrolü yitirme ile ilgili endişeler yaşar, gerçeklik duygusunda değişmeler meydana gelir.

Duygu durum; Kişi fazla korku, huzursuzluk, panik hali ve çaresizlik yaşar. Bazı zamanlar çevresindekiler buna anlam veremezler.

Fizyolojik belirtiler; Hasta bu durum karşısında çarpıntı ve kan basıncında farklılıklar yaşar, nefes darlığı, boğazda düğümlenme ve boğulma hissi yaşayabilir. Terleme, sıcak basma, bunaltı, baş dönmesi, kas gerginliği görünen, gözlenen bir başka etkileridir.

Kişide bu belirtilerin gözlenmesi halinde destek alması gereklidir. Endişenin tedavisinde kullanılan teknikler ise bilişsel davranışçı terapi, ilaç tedavisi ve diğer psikoterapilerdir. İlaç ve terapinin beraber kullanılması tedavi sürecini hızlandıracaktır. Daha iyi bir hayat yaşamak hepimizin hakkı, bu hayata ulaşabilmek için ise ruh sağlığımıza gerekli önemi vermeliyiz.

Akran Zorbalığı Önleme

Akran zorbalığı bir veya çok sayıda çocuğun, kendilerinden daha zayıf olanları bilerek ve devamlı olarak rahatsız etmesi ve karşısındakinin kendini koruyamayacak halde olduğu bir saldırganlık çeşididir.

Zorbalık ile saldırganlık arasında ki farklılığın iyi anlaşılması gerekmektedir. Çünkü saldırganlık ve şiddet içeren eylemler birbirine denk çocuklar arasında yaşanırken zorbalık, kurbanın korkmasına, acı çekmesine neden olur ve güçlerde orantısızlık görülür. Kurban tarafından herhangi bir kışkırtma tahrik söz konusu değildir. Güçlü olan, zayıf olan çocuğa baskı yapar, fiziksel, sözel ve psikolojik sadırı eylemlerini gerçekleştirir.

AKRAN ZORBALIĞI HANGİ ÇOCUKLARDA GÖRÜLÜR

Genel olarak 7-16 yaş aralığındaki çocuklarda karşılaşılan zorbalık, 9-15 yaşları arasında maksimum seviyeye çıkıyor. Zorbalar ve kurbanlar genelde aynı sınıfta bulunuyorlar ve aynı yaşta oluyorlar. Toplumsal yeteneklerin gelişmesi nedeniyle kurbanların yaşları yükseldikçe zorbalığa uğrama düzeyleri azalıyor.

Hangi Çocuklar daha çok zorbalığa maruz kalır

Okulda ve sınıfta yalnız hisseden, aktivitelere iştirak etmeyen, arkadaş edinemeyen, iletişim kurmada problem yaşayan ve kendini ispatlama yeteneklerinden yoksun çocukların akran zorbalığına maruz kalma ihtimali daha fazla. Kurban olan çocuklar diğer çocuklara kıykatiyen daha kaygılı, güvensiz, mutsuz, çekingen ve daha duyarlı olabilirler.

Çocukların Saldırgan Yetiştirilmesi

Akran zorbalığını gerçekleştiren çocukların en baskın talepleri, diğer çocuklar üstünde baskınlık kurmak ve denetimi elinde tutmaktır. Bu çocuklar genelde saldırgan davranışlar takınarak bir gruba lider olabileceğini küçük yaşta farketmiştir. Zorbalık uygulayan çocuklar, saldırganlığın gücünü genelde evlerinde öğrenir veya benzer disiplin biçimlerine maruz kalarak büyütülmüşlerdir. Ayrıca bu çocuklar, genelde dışa dönük kişilik özellikleri sergilerler. Arkadaş edinmeyi ve sürdürmeyi seven, sosyal ilişkilerden haz duyan, arkadaşları içerisinde tanınmış olan çocuklardır.

Çocukların Zorbalığa Maruz Kalmaması İçin Aileler Ne Yapmalıdır

Akran zorbalığının nedenlerini incelerken okul ve aile ortamı, içinde bulunulan toplumun özellikleri beraber değerlendirilmeli. Zorbalığın başlıca nedenleri arasında sınıflarda yükselen öğrenci sayısı, öğrenciler arasında rekabetin aşırı pekiştirilmesi, problemlerin şiddetle halledilebileceğine olan inanç ve tutumlar, kurbanın düşük benlik saygısı sayılabilir.

Anne Babalara Düşenler:

• Çocuklarınızın saldırgan davranışlarla istedikleri şeyleri yapmayın.
• Çocuklarıza sosyal yetişkinliğne uyan görevler verilerek kendine güvenin oluşması yönünde destekleyin.
• Çocuklar kızgın ve sinirliyken onlarla tartışmamalı, çocuğun sakinleşleşmesinin ardından bu durumu beraber konuşularak değerlendirin.
• Ebeveynler çocuğun izlediği televizyon kanalları, filmler ve oynadığı oyunları, konusu ile ilgili seçici ve dikkatli olmalıdır.
• Aileler çocuklarının diğer arkadaşlarının yanısıra tanınmış olması yönündeki isteklerini, çocuklarına yansıtmaktan kaçınmalıdır
• Anne babalar, çocuklarının hareketleri hakkında sık sık öğretmenlerinden bilgi almalı ve şayet bir alanda problem belirtilirse, çocuğuna nasıl yardım edebileceği konusu ile ilgili öğretmenler ve uzmanlar ile işbirliği yapmalıdır

Yeme Bozukluğu ve Çeşitleri Nelerdir

Günümüzde görülen yeme bozuklukları arasında anoreksiya nervoza, bulimia nervoza ve atipik yeme bozukluğu (kontrolsüz yeme ve binge-eating disorder) olmak üzere 3 rahatsızlık bulunmaktadır.

Daha çok genç kızlarda görülmekle birlikte aktör, manken, hostes gibi dış görüntüsü ön planda olan mesleklerde de ve son zamanlarda erkeklerde de görülebilmektedir. Yeme bozukluğu olan kişilerde homoseksüellik, aseksüellik, depresyon, anksiyete , kişilik bozuklukları ya da uyuşturucu madde kullanımı daha sık görülmektedir.

Genellikle yüksek sosyo-ekonomik düzeydeki ailelerde görülmektedir. Şişmanlıktan korkulması, genç kızlarda mankenlere özenti, gelişim sorunları,psikolojik etmenler nedenler arasındadır.Yeme bozuklukları, yediğinden suçluluk duyarak kusma, tiksinerek yememe veya bir daha yiyemeyecekmiş gibi aşırı yemeden dolayı açığa çıkmaktadır.

Zayıflık hastalığı olarak bilinen anoreksia ve bulimia gibi yeme bozuklukları beyinde kalıcı hasarlar bırakabilmekte ve kilo kaybıyla birlikte beyin kütlesinde de azalma ve beyindeki kimyasal reaksiyonlarda değişiklik olabilmektedir.

Vejetaryenler, atletler ve ölümcül kronik hastalığı olanlarda da yeme bozukluklarına sık rastlanır. Kalıtsal faktörler, yetiştirilme özellikleri, kültürel ve biyolojik özellikler kişinin yeme bozukluğu geliştirmesine önemli katkılarda bulunur.

Çocuğunuz İnternet Bağımlısı mı?

İnternet, bir bilgi ve iletişim kaynağı olmanın ötesinde günümüzde çocuk, genç ve yetişkinler için bağımlılığa dönüşmüş ve kişiler gerçek dünyada karşılığını bulamadığı tutkuları ve tutsaklığı internet vesilesiyle sanal dünyada yaşamaya başlamıştır..

Aşağıda internet bağımlılığının bazı belirtileri listelenmiştir, sizler de bu belirtilere göz atıp, çocuğunuzda gözlemleyerek durumunu değerlendirebilir ve bir uzman desteği alabilirsiniz.

– Online (internete bağlı) değilken, internette yapılan aktivitelerin hayalinin kuruyor mu?

– İnternet kullanımının artan oranlarda devam etmesi. Günlük İşlerini aksatma derecesinde.

– İnternette planlanandan daha fazla zaman geçirilmesi. İşlerini erteleme, geç kalma, tembelleşme ve isteksizlik artışı

– İşteki ya da okuldaki başarıda düşme görülmesi.

– Sosyal ilişkilerde kopma yaşanması. Arkadaşlarının sanal ortamda artmasına karşın gerçek ortamda arkadaşlık kuramaması

– İnternet kullanımı hakkında aile ya da arkadaşlara yalan söylenmesi.

– İnternetin günlük hayattaki problemlerden kaçmak için bir araç olarak kullanılması.

 

PedagogSoru Sor

Not:
OkanBal.Com üzerinde yer alan yazılar ve paylaşımlar tamamen bilgilendirme amaçlıdır. Hiçbir şekilde tanı ve tedavi amaçlı kullanılmaz. Tanı ve tedavi için muhakkak ilgili uzmanlara başvurulmalıdır.